Tarih, döküm atölyesinin ateşi
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY
Tarihe bu kadar optimist bakan insanları çok kıskanıyorum! Her şeyden önce, anakronik bir düşünme biçimini böyle normalleştirme güçleri var; rasyonel düzeyde ancak henüz yaşanmamış günlere, geleceğe yöneltilebilecek bir bakış tarzını çoktan yaşanıp bitmiş, iyimser hayaller üzerine kurulu umutlarla ilgisi kalmamış bir tarihsel döneme uyarlayabiliyorlar

“Bir zamanlar Jack Williamson adlı bir bilim-kurgu yazarı vardı; 1908’de Arizona’da doğmuş bir Altın Çağ yazarı. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan ailesi sürüler için daha iyi otlaklara ihtiyaç duyduğunda tüm eşyalarını üstü branda beziyle kapatılmış at arabalarına yükleyip New Mexico’ya taşındılar. Williamson yaşam süresi boyunca -98 yıl yaşadı- kasabasına önce elektriğin sonra telefonun gelişini gördü; ailesinin branda kaplı at arabaları otomobillere yol vermeye başladı; ellinci yaş gününden önce insanlığın en hızlı biçimde en yükseğe nasıl çıktığını, altmışıncı yaş gününden kısa süre sonra da ayda nasıl yürüdüğünü gördü; bundan birkaç yıl sonra ilk başarılı kalp nakli ameliyatının yapılmasına tanıklık etti; kornea nakli operasyonlarının yaygınlaşması da çok zaman almadı.”

Ünlü bilim-kurgu yayıncısı Jonathan Strahan ‘bilim-kurgunun dekanı’ olarak tanınan Williamson’ın yaşam süresi üzerinden tarihe, bilimsel ve teknik gelişmelere bakarken bu satırları kullanıyor. (Meeting Infinity, Solaris, 2015, s.12) Tarihe bu kadar optimist bakan insanları çok kıskanıyorum! Her şeyden önce, anakronik bir düşünme biçimini böyle normalleştirme güçleri var; rasyonel düzeyde ancak henüz yaşanmamış günlere, geleceğe yöneltilebilecek bir bakış tarzını (optimizm) çoktan yaşanıp bitmiş, iyimser hayaller üzerine kurulu umutlarla ilgisi kalmamış bir tarihsel döneme uyarlayabiliyorlar.

Oysa 1908-2006 arasında Williamson’ın gördüğü çok daha farklı şeyler var; daha çok sayıda dünya yurttaşının hayatını değiştiren ama Strahan’ın yazısında tek kelimeyle bile bahsetmediği şeyler: Williamson henüz çocukken 1. Savaş’ın, yirmili yaşlarda bir delikanlıyken 2. Savaş’ın dehşetini gördü; insanların başka insanları yok etmek için Auschwitz gibi bir deliliği akledebilmesine tanıklık etti; bir ‘doktor’un göz renklerini değiştirmek amacıyla Yahudi çocuklarına yaptığı narkozsuz ameliyatları, çekirdek fizikçilerinin ürettiği bir bombanın Hiroşima ve Nagazaki’yi kavurmasını gördü; kimyasal silah diye bir şeyin icat edildiğini duydu; elektrikli sandalyenin, damara zehir enjekte edilerek idamın, kalaşnikofun, uzinin, uygar bir Amerikan şehrindeki üste bir askerin oturduğu koltuktan binlerce kilometre uzaktaki Hindikuş dağlarında yürüyen insanları sadece bir joystick kullanarak öldürebilmesini sağlayan ‘drone’ların icadına tanık oldu. Hatta birçok bilim-kurgu yazarı gibi belki o da farkına varmadan bunlardan bazılarına ilham verdi… Buyrun işte, Strahan’ın 98 yıl dökümüyle benimki arasında böyle Everest kadar büyük bir fark var, böylesi bir optimizm kıskanılmaz mı?!

Oğlum 11 yaşında... Bu 11 yıl içinde kendi isminin de yazılı olduğu bir disk bulunan Phoenix adlı uzay gemisinin Mars’a gönderilmesine, Philae adlı bir keşif aracının 510 milyon kilometre uzakta bir göktaşına kondurulmasına, CERN’de Higgs Bozonu’nun gözlemlenebilmesine tanık oldu; Uluslararası Uzay İstasyonu’nda astronotlar tamir edemedikleri bir arızayla karşılaştığında onarım için ihtiyaç duyulan priz setinin planının e-posta ile gönderildiğini, üç-boyutlu yazıcıdan çıkış alan astronotların arızayı kolayca giderdiğini gördü. En az bunlar kadar güzel başka bir şeye, Gezi Direnişi’ne birinci elden tanık oldu. Ama bu 11 yılın dökümünde oğlumun tanıklık ettiği çok kötü şeyler de var, iyi şeylerden çok daha fazla ve etkili şeyler: 11 yaşındaki bu çocuk Saddam Hüseyin’in yakalanıp asılmasına, Muammer Kaddafi’nin linç edilmesine, Beşir Esad’ın Beşşar Esed’e dönüşmesine şahit oldu; kendilerinden olmayan herkese tam anlamıyla ‘allahsızca!’ zulmeden IŞİD’i, kız çocuklarını sınıflardan kaçırıp köle pazarında satan Boko Haram’ı, Malala’yı vuran Taliban’ı, çocukları yetişkinlerin cinsel arzularına kurban eden Diyanet’i, Ensar’ı, Aile Bakanlığı’nı gördü; yaşadığı ülkenin iktidarı tarafından kışkırtılan bir iç savaş sonucu Aylan bebeğin Türkiye sahillerinde ölmesine, aynı iktidarın kendi ülkesinde iç savaş çıkarmak için uyguladığı korkunç politikalara, annesinin şans eseri kurtulduğu Ekim 2015 Ankara Gar Patlaması’na tanıklık etti; Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk skandalını, 17-25 Aralık arası Recep Bey’le oğlu Bilal Bey’in, Muammer Bey’le oğlu Barış Bey’in, Zafer Bey’le oğlu Kaan Bey’in kendisiyle babasınınkilere hiç benzemeyen telefon konuşmalarını duydu; kendinden önceki hiçbir kuşağın bilme talihsizliği yaşamadığı ‘g.t kılı’ diye bir tabirden haberdar oldu, böylece ‘kıl g.tü’nü de tanımak zorunda kaldı…

Bakalım yüzlerce yıl sonra Mars’ı keşfedecek nesiller Phoenix’in içindeki silika-diski bulduklarında, orada yazan isimler üzerinden döküm yaparken tarihe Strahan gibi mi bakacaklar, benim gibi mi…