Tarihsel yazgıya kulak veren bir ses: AH
11.01.2018 09:52 BİRGÜN KİTAP
‘AH’ onlarca yıl evvelinde atılmış bir çığlığın henüz kulağımıza ulaşmış yankısı gibi

Rojhat Yılmaz

Her şeyi didik didik etmiş kent romanlarının dışında dağ esintisi bir nefes gibi geliyor insana bu ‘kar kokulu’ roman. Yazar kır-köy edebiyatının sınırlarına okuru, Yaşar Kemal’e olan saygısını belki de hayranlığını gizlemediği hissini katarak götürüyor. Yazarın bir eli katliamın sorumlularının yakasındayken diğeri tahrip edilmek istenen doğa ve insanın üzerinde sanki. ‘AH’ onlarca yıl evvelinde atılmış bir çığlığın henüz kulağımıza ulaşmış yankısı gibi. İrkilmemiz, bu da mı olmuş diye şaşırıyor olmamız bundan.

Yazarın kalemi tıpkı daha önceki kitabı ‘Hozandaki Kız’ gibi okuru elinden tutup yaşam koşulları bakımından hayli zorlu olan dağ köylerine, pek bilinmeyen sarp bir doğaya götürüyor. Fakat bu bir tercih meselesi değil zorunluluk, zira tarihe ‘Koçgiri İsyanı’ olarak düşen olaylar tam da bu yörede yaşanıyor. Roman bu ‘isyanı’ bastırmayı kendine görev edinmiş -belki de verilmiş- Topal Osman ve çetesinin yaptığı zulme karşı koymaya çalışan bir grup dağ köylüsünün amansız direnişini, karşı koyuşunu anlatıyor. Fakat bunu epik bir dille pastoral bir atmosferle okurun yüreğine, bilincine taşımaya gayret ediyor. Doğrusu bunu başardığını düşünmek hiç de yanlış olmaz.

Roman usta işi bir masalla başlıyor. Camlarda oluşan buz lekelerini bir cinin çizmesi ve çocukların, hatta büyüklerin büyülü buldukları bu şekillerde kendi hikâyelerini aramaları sadece bu romana değil aynı zamanda Türkiye edebiyatı anlatı sanatına bilindik çizginin dışında olağanüstü bir yol çizmek anlamını taşıdığını yadsımamak gerekir. Nasıl anlatıldığının çok önemli olduğu bir gerçektir, yazar bunu başarmış gözüküyor zaten ama günümüz edebiyatında dar konulara sıkışmış okur için neyi anlattığınız da çok çok önemlidir.

Yazarın güçlü kaleminin ışığıyla doğaya sirayet ediyor insan. Doğanın o müthiş ayrıntılarında gizlenen insanın, insanlığın derin öyküsüne dokunuyor.

Çoluk çocuk demeden yapılan bir katliamın düşündürücü sesi var bu kitapta. “AH” diyen bu sese “vah” diye karşılık vermenin, orada kalmanın, bilmek denen kuru bir yetiyle geride durmanın kimseye bir faydası olmuyor. Yaşanan ve yaşatılanların yeniden ele alınması, sorgulanması gerekir. Yazar, ortaya çıkan değil ortada duran tabloyu tarihin tozlarından arındırıp önümüze koyarken bu bilinç ve sorumlulukla hareket etmiş olmalı. Kürt hareketinin durduk yere bu tür isyanlara kalkıştığını düşünmek egemen zihniyetin asimilasyoncu bakış açısının, daha da önemlisi oluşturulan tarihsel baskıyı görmezden gelmek, bugünü anlamama saflığına düşmek demektir. Resmi ideolojinin argümanı altında ‘güvenli ya da sorumluluktan uzak’ bir anlayışın perde arkasında durarak meseleyi benimsek ideolojik bir tutum değilse saflıktır.

Roman, burada yaşanan eziyetin etimolojik girizgâhına zulme sessiz kalmanın yarattığı sancıların nasıl bir ihtiyacı hâsıl ettiğini belirterek ulaşıyor. Agasi karakterinin bu yöndeki iç-dış sesi bu bilincin gerekliliğini açıkça belirtmektedir. Koçgiri halkının Yavuz’la somutlaşan (Yavuz Sultan Selim) korkusu basit bir belirteç değil, bu zulmün tarihsel birikime yazarca yapılan bir hatırlatmadır. “Bu eğer bir isyansa boşuna değil”in cevabı, nirengi noktasıdır.


Sıralı kavakların uzandığı arklı kadim Doğu coğrafyası bu yazgılara uzanan sele sırası gelmiş ağaç olmanın tuhaf yazgısını red etse de tarihsel bilincin sarsıcı sesi henüz bu dirilikten bihaberdir. Roman işte bu hüzünlü hatıranın kapağını bu sorumlulukla açıyor olmalı. ‘AH’ bir yandan da kendi tarihsel yazgısına kulak veren bir sestir. Onu işitmek, hissini duyumsamak bu romandaki sözcüklerle mümkün olmaktadır. Yazar, bu olayın anlatılarıyla büyümüş ya da yaşlı insanların dilinden beslenmiş çünkü ortaya konulana son derece hâkim bir noktada duruyor.