Tarık Akan: Yaz bayrağı
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Cemal Süreya’nın benzersiz yapıtı 99 Yüz’den biri diye düşünüyorum Tarık Akan’ı

Tarık Akan’ı nasıl bilirsiniz? Bir yaz günü olarak biliriz. Türkiye’nin de bir ‘yaz’ı olsun diye öne çıkanlardan, önde gidenlerden ve ne yazık ki önce gidenlerden diye biliriz. Türkiye, her şeyin yarım olduğu, yarım yaşandığı, yarıda kaldığı memleketim. Benim güzel ve yalnız ülkem seslenişindeki yalnız, yarımla yer değiştirebilir. Benim güzel ve yarım ülkem. Her şey elmadaki ve şiirdeki gibi olmuyor ama, elmanın yarısı sen, yarısı ben olsa da keşke tamamlansak birbirimize, memleket de böyle yarım ve ellerim bomboş...kalmasa!

Türkiye’nin ruhundan söz edilir, ederiz sık sık. Böyle bir ruh var mı gerçekten yoksa ruh da ders gibi ezber mi ediliyor? Can Yücel çevirisiyle W. H. Auden şiiri gibi bir şey belki de, “Alla’sen söyle nedir aşkın aslı astarı?” Biz de Can Baba Türkçesiyle soralım o halde, “Alla’sen söyleyin nasıl bir şeydir bu Türkiye’nin ruhu?”

Derin Türkiye, derin millet, göçebe ruh, yerlilik ruhu, kavimler ruhu, Anadolu ruhu, Kuvayi Milliye ruhu, Osmanlı ruhu, Cumhuriyet ruhu, mütedeyyin ruh, çağdaşlık ruhu, özgür ruh, kardeşlik ruhu, yoldaşlık ruhu, devrimci ruh, tuzruhu, Türkiye’nin ruhuna yolculuk, Türkiye’nin ruhuna el fatiha... Türkünün “Bir dost bulamadım gün akşam oldu” dediğine benzer bir hal. Bir ruh bulamadık gitti Türkiye’ye!

Değişken bir ruh hâli diyelim buna. Türkiye, üç yanı denizlerle çevrili bir tren. Buna metafor desin isteyen. Gemi olsaydı şimdiye çoktan açılırdı, açık denizlerde yol alırdı, her limanda olmasa da pek çok limanda kendisine dostlar bulurdu. “Biz şen gemicileriz” şarkısını tutturduğu bile olurdu. Ama yaz yalnızca denizlerinde yaşandı Türkiye’nin, ruhuna yaz gelmedi. Yüreğine yaz esmedi. Yüzü yazla gülmedi.

Baharı oldu elbette memleketin. Ahmed Arif’in “dağlarına bahar gelmiş memleketimin” diye içerden dışarıya bir sevinçle şiirini yazdığı bahar Türkiye’nin dağlarını, ovalarını, vadilerini, nehirlerini de sevindirdi. Hataları, yanlışlarıyla birlikte Genç Cumhuriyet’in yenilikleri, coşkusu, havalandırma hareketi, eski, köhne, üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi hareketsiz, sessiz köyleri, kasabaları, şehirleri dolaştı. Memleketimin yüzü gözü açıldı. Köy Enstitüleriyle birlikte iş yapmanın, kadın-erkek bir arada özgürce yaşamanın, okumanın, üretmenin ışığı dolaştı Anadolu’nun üstünde. Ama yarımlar, yarım kalmalar, yarıda bırakılmalar ülkesinde bahar da yarıda kalırdı, yaza asla ulaşamazdı. Sonra da hiç olmadı, yazı bırakın, baharı bile uzun boylu yaşayamadı Türkiye. “Hep kahır hep kahır” gibi hep güz hep güz ve ardından da koyu, ağır, karanlık kışlar geldi.

Tarık Akan ‘Türkiye’nin yüzü’ olabilseydi keşke, aydınlık, pırıl pırıl, özgür yüzü. Olmadı, olamadı. Çünkü Türkiye’nin ruhu gibi yüzü de hep değişti. Tarık Akan ‘Türkiye’nin yazı’ oldu. Bazı yazlar. O yıllar da Türkiye’nin güzünden, 12 Mart Darbesi'nden sonra hafif bir bahar havasına girildiği yıllardır. Yalancı bahar! Toplumun yüzünü demokrasiye, çağdaşlığa, özgürlüğe, sola döndüğü, havanın da dönüp “işçiden işçiden esiyor yel” şarkılarının söylendiği yıllarda yakışıklılığı, gülen yüzü, sevimliliğiyle, yaz geliyor duygusunu yaşattı Tarık Akan.

Hâlâ öyle mi bilmiyorum ama İstanbul’un en büyük ilçesi Bakırköy’dü ve onun sahillerine gelirdi önce yaz. Belki bekleyeni, heveslisi çok olduğundan, belki öyle güzel karşılanacağını bildiğinden, belki yazın da orada özlediği kişiler olduğundan. İstanbul’un bir adası gibi gelirdi bana Bakırköy. Büyük bir ortasınıfa sahip olan ve bu sınıfın kültürünün damgasını vurduğu rahatlığı, serbestliği yaşayan, yaşatan bir semt olduğundan hep bir özgürlük kokusu alırdım ondan. Şimdi bu kuşatılmışlık içinde eskisi kadar olmasa da hala bu duygunun korunuyor olması çok değerli.

Tarık Akan tam da Türkiye’nin baharından yazına geçmek üzereyken durdurulan, yarım bırakılan o semtin yakışıklısı işte. Özgürlüğü, adaleti, eşitliği, kardeşliği savunan herkes güzeldir, herkes yakışıklıdır, ama bazıları daha da yakışıklıdır. Keşke dedim ya o yakışıklı, Türkiye’nin de yüzü olsaydı! İsterler miydi peki, hayır. Biz bu değiliz derlerdi, bu bizden değil derlerdi, bizim örf, adet, gelenek, her neyimizse işte ona uymuyor derlerdi, diyorlar.

Uzun Sürmüş Bir Yaz’ı 1975’de yayımlamış Nedim Gürsel. Bana kalırsa onun bir devamı olmalı ve adını ‘uzun sürmüş bir güz’ koymalı. Yaz bitti, yaz çoktan bitti diyen şiirler vardır, yaz hiç gelmedi, yaz bize uğramadı, yaz leylekler gibi başka diyarlara göç etti demeli bu şiirlerin yerine. 12 Mart, 12 Eylül, şimdi de 15 Temmuz, yazda bile güzü yaşatan darbeler. Hepsi de güze yazılır, ‘karşınızda güzün sesi’ diyen şiirlere yazılır.

Füsun Önal’ın her daim yazlık sesiyle söylediği şarkılar, “Ah Nerede”, Şenay’ın “Sev Kardeşim”i, bir büyük aile olarak mahalle filmleri. Sanki ‘Birinci Yeni’ ya da ‘Garip’ şairlerinin şiirleri film olmuş, çay bahçelerinde, açık hava sinemalarında gösteriliyor gibi bir mevsim, oynayanlar da işte başrolde şu bizim uzun oğlan...

Yüzünde uzun bir yaz duran. Yüzü uzun bir yaza duran. Ve yüzünde, bir güz günü gittiğinde bile, hep yazı taşıyan uzun oğlan. Havanın gittikçe kararması, Turgut Uyar’ın “durma göğe bakalım” deyişinin durmadan yinelenmesi, göğe bakanların çoğalması... Âşık Mahzuni Şerif’ten Aziz Nesin’e, Yaşar Kemal’den Vedat Türkali’ye, Tarık Akan’a her gidenle yaz biraz daha uzaklaşıyor, güze kesiyor ortalık, güze kesiyor içimiz, güzden sonra hangi mevsim? Çöl elbette.

Herkes bir şeyler söyledi, Yılmaz Güney’in filminde oynamasından hareketle ‘Yol’undan dönmedi diye atılan başlıklardan ‘yiğidim, aslanım’a, devrimci, demokrat, aydın, emekçi dostu oluşuna, ‘Çirkin Kral’ın yakışıklı prensi’ yakıştırmasından, yakışmış da, canım kardeşime, o filmini çekmeyi çok istediği Memleketimden İnsan Manzaraları’nın ‘Memleketimden insan’ına, Türkiye’nin aydınlık yaz’ı oldu Tarık Akan.

Hababam Sınıfı, Canım Kardeşim, Mavi Boncuk, Sürü, Ah Nerede, Maden, Pehlivan, Bizim Aile, Yol’a 111 filmine, ulusal ve uluslararası ödüllerine, Aziz Nesin Vakfı’ndan Nâzım Hikmet Vakfı’na aydın sorumluluğuyla yürüttüğü görevlerine, Silivri barikatlarını en önde aşmasına kadar, memleketi aydınlatamadıysa da sınıfının aydını olmayı başardı.

Cemal Süreya’nın benzersiz yapıtı 99 Yüz’den biri diye düşünüyorum Tarık Akan’ı. Cemal Süreya oradaki şemsiye metaforunu Akan için ‘cankurtaran’la buluşturur ve şemsiyesini denizin üstüne açar der miydi? Kim bilir belki de uzunluğuna bakıp ‘yaz bayrağı’ derdi Tarık Akan için.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız