Taşra Sıkıntısı
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Gemma Bovery, Flaubert’in ‘Madame Bovary’si üzerine bir çeşitleme. Film, gerçekle kurmaca, edebiyatla hayat arasında keyifli bir şekilde gidip geliyor

Aşkın Dili ya da orijinal adıyla Gemma Bovery, Flaubert’in ‘Madame Bovary’si üzerine bir çeşitleme. Film, gerçekle kurmaca, edebiyatla hayat arasında keyifli bir şekilde gidip geliyor. Bu oyuncu filmin, Gemma Bovery’sini, gerçek hayatta adı Gemma (Arterton) olan bir oyuncunun canlandırması da herhalde tesadüf değildir. Gemma Arterton role sadece ismiyle uymamış, her haliyle bu role cuk oturmuş. Filmin kahramanlarından Gemma ve Charles, Fransız taşrasına yeni taşınan İngiliz bir çift. Martin Joubert (Fabrice Luchini) ise Paris’ten “huzurlu” bir yaşam sürme hayaliyle taşraya, babasının fırınını devralmaya gelmiş 60’lı yaşlarında edebiyat meraklısı bir adam. Martin, Flaubert’in Madame Bovary’sindeki kahramanların adlarıyla neredeyse bire bir aynı isimlere sahip bu çifti görünce, kitaptaki olayların aynen yaşanacağı inancına kapılmakta gecikmiyor. Sadece böyle kalsa iyi; Gemma’nın dayanılmaz cazibesine de kendini umutsuzca kaptırıyor. Gemma’nın yaşadıklarını merakla izlemekle kalmıyor, olayların akışına müdahale de ediyor. Yüzeydeki gerekçesi, Gemma’yı trajik bir sondan kurtarmak ama asıl gerekçesi kıskançlık.


Martin’i oynayan Fabrice Luchini’yi yine benzer bir rolde François Ozon’un bence en iyi filmi ‘Dans la Maison’da (Evde) da izlemiştik. O filmde de Luchini başkalarının hayatını gözleyen, edebiyatla (fanteziyle) hayat arasındaki sınırı çizemeyen bir adam rolündeydi. Bu iki film aynı başrol oyuncusun paylaşmakla kalmıyorlar, tematik olarak da büyük benzerlik içeriyorlar. Filmin herhalde postmodern demekte sakınca olmayan oyunculuğu, edebiyattan sinemaya da uzanıyor. Yani Martin rolünü Luchini’nin oynamasının da metinlerarası bir nedeni olduğunu sanıyorum. Filmin öyküsü de finalde kendi üstüne kapanıyor, her şey sanki yeni baştan başlıyor…


‘Aşkın Dili’, sınıf farklılıkları, bazı Fransızların soylu İngiliz özentiliği, bazı zengin İngilizlerin Fransız taşrasında bir tür yeni sömürgeci edasıyla hayatın tadını çıkarması, taşra sıkıntısı, yaşlı ve evli bir erkek olmanın kayıp giden hayat karşısındaki nafile çabalaması üzerinde bir kelebek gibi hafifçe süzülüyor ve daldan dala kayıtsızca konuyor. Balık etli Gemma Arterton’un aşka ve dünyevi hazlara iştahını seyretmek de başlı başına bir zevk. Ben filmi pek keyifle izledim, tavsiye ederim.

ERKEK STRİPTİZCİLER

‘MMXXL’, ‘Magic Mike’ın (Striptiz Kulübü) devamı. Filmin aslında anlatmaya değer bir konusu olduğunu söylemek zor. İlk filmin sonunda kendi işini ve yuvasını kurmuş olarak gördüğümüz Mike’ın (Channing Tatum) yeniden striptiz sahnelerine dönüşünün hikâyesi ‘MMXXL’. Ne evlilik ne de iş hayatı umduğu gibi giden Mike, şöhretin çağrısına dayanamayıp eski ekibiyle birlikte sahnelere geri döner. Filmin, striptiz kültürü üzerine söylediği çok ciddi şeyler yok. Seyirciden beklentisi, daha çok son derece iyi vücutlu erkeklerin, etkileyici ve edepsiz koreografilerle dans etmesinin tadını çıkarması. Doğrusu bu dansların ya da bu ritüelin tadını çıkarmak için kadın ya da gay olmak da gerekmiyor. Tuhaf bir şekilde bu striptiz kültürünün bir tür sömürü olduğunu değil, tam tersi özgürleştirici bir deneyim olduğu hissini veriyor film. Kadın olsam, arkadaş grubumla birlikte, şamata yapmak için bu filme giderdim. İşin tuhafı aynı şeyin simetriğini, yani kadın striptizcileri, erkek arkadaş grubumla şamata yaparak seyretmeyi düşünememem. Askerlikte “aç aç gecesi”ne katılmamıştım mesela. Ahlaken yanlış gelmişti, keyif alacağımı düşünmemiştim. Alamazdım da. Fakat soyunanlar erkekler, seyredenler kadınlar olunca, olayın duygusu çok değişiyor. Bu farklılık üzerine düşünmeye değer.

GÖÇMENE SAYGI!

Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde 1921’de geçiyor ‘Bir Zamanlar New York’. Filmin öyküsü ve kahramanlarının karakterleri de bugün pek rastlanmayan türden: Bataklığın içinde yine de elmas gibi pırıldamayı sürdüren kadınlar, hayatta kalma uzmanı olmuş ama hidayete eren dolandırıcılar… Bugünden baktığımızda insana dair çok daha fazla karamsar olduğumuzu düşünüyorum. Böyle insanlar gerçekten eskiden var mıydı ve artık yoklar mı? En kötü koşullarda yaşayan, fuhuşa sürüklenen kadınlar acılaşmadan, insanlığını yitirmeden onurunu koruyabiliyor, önemli olanın ne olduğunu unutmadan yaşayabiliyorlar mıydı? Kötülüğün kitabını yazmış adamlar bir gün kendileriyle yüzleşip içlerindeki cevheri keşfedebiliyorlar mıydı? Gerçekçi ya da değil, böyle öyküler izlemek benim hoşuma gidiyor. Eski Hollywood ya da eski Yeşilçam bu işleri hiç şüphesiz para için yapıyorlardı ama bir şekilde gönül telimizi de titretiyorlardı. İlk filmiyle Venedik’te Gümüş Aslan kazanan, sonraki her filmiyle de Cannes’da yarışan yönetmen James Gray’in bu anakronik filmi para için yapmadığı ise kesin. Marion Cotillard ve Joaquin Phoenix gibi birinci sınıf oyuncularına rağmen film iyi iş yapmadı zaten. Bir göçmen ailesinin çocuğu olan Gray, büyük yoksulluk içinde ve acımasız ve yoz bir düzene karşı ayakta durmayı başaran insan ruhuna, göçmenlere bir saygı şarkısı bestelemiş sanki. Filmi bilgisayar ekranından izledim, lafı uzatmayayım. Ama filmin sinemada seyredilmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Nefis görüntü çalışması, çok iyi oyunculuklar ve insan ruhuna saygı için. Bir de ricam var: Hepsi Marion Cotillard kadar çekici olmasalar da ülkemizdeki Suriyeli göçmenler de onun canlandırdığı Ewa’yla benzer durumdalar; bunu da lütfen düşünelim.