TBMM ‘hukuk umudu’ olabilir mi?
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

İçtüzük uyum çalışmaları vesilesiyle yazdığım “Meclis Hükümeti’nden Hükümetsiz Meclis’e” başlıklı yazı günü, TBMM Anayasa Komisyonu’nda ‘tarihi uzlaşma’(!) sağlandı. Nedir uzlaşma?

Anayasa değişikliği gereği TBMM İçtüzüğü’nde yapılması gereken zorunlu düzenlemeler. Aslında, bunun tanınan süre altı ay idi.

Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren en geç altı ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi bu değişikliklerin gerektirdiği Meclis İçtüzüğünü ve kanuni düzenlemeleri yapar.” (6771 sy. K., Geçici md.21/B).

Bu yükümlülük, değil altı ay içinde, 24 Haziran seçimlerinden sonra, 27. Dönem yasama faaliyetine başlamadan önce de yerine getirilmedi.

Nihayet, 2. yasama yılı başında TBMM Başkanı imzası ile İçtüzük teklifi gündeme geldi.

Aslında yapılması gereken şu idi:

Anayasa ihlaline rağmen bu denli gecikildiğine göre, değişiklik yerine İçtüzüğün yenilenmesi gerekirdi. Eğer bu yapılamaz idiyse, hiç değilse, ‘Hükümetsiz TBMM’ döneminde TBMM’nin özerk yasama etkinliğine elverişli bir düzenleme beklenirdi.

Ne var ki, TBMM Başkanı tarafından sunulan teklif, teknik düzenlemelerin ötesine geçerek TBMM’de çoğunluğu kaybeden AK Parti üstünlüğünü öne çıkaran ve Külliye gölgesini daha çok hissettirmeye yönelik tuzak niteliğinde düzenlemeler de içermekte idi.

İşte, 4 Ekim Perşembe günü Anayasa Komisyonu görüşmeleri sırasında yapılan, aslında amacı aşan öneriler yerine elden geldiğince teknik konular ile sınırlı bir İçtüzük değişikliği.

TBMM’de grubu bulunan beş partinin konuya ilişkin uzlaşması, ‘tarihi’ olarak addolundu. Haliyle bu durum, 9 Ekim günkü Genel Kurul görüşmeleri için belirleyici oldu.

Uzlaşmadan ayrışmaya…

Teknik değişiklikler çerçevesinde İçtüzük uzlaşması, İçtüzüğü yenileme umudunu yeşertmedi değil; en azından söylemler düzleminde. Ne var ki, temel ayrışmayı bir kez daha su yüzüne çıkardı: Anayasa değişikliği.

Anayasa değişikliği, sadece hukuk düzeninde değil, siyasal açıdan da büyük bir kırılma. Bu gerçek, önceki gün Genel Kurul’da gece yarısına kadar süren tartışma ve atışmalarda bir kez daha ortaya çıktı. Bu büyük kırılma, haliyle ‘15 Temmuz Darbe Girişimi’ ve OHAL konusundaki ayrışmalar ile büyük ölçüde örtüşmekte.

Tahmin edilebileceği gibi ayrışma, MHP-AKP bloku ile CHP-HDP-İYİ Parti hattı arasında.

Anayasa değişikliğinin nitelenmesi ve sürdürülebilirliği, sorunun düğüm noktası.

İlki için Anayasa değişikliği, milletin tercihi ve artık geriye dönüşü mümkün olmayan bir ‘yeni dönem eşiği’. İkinciler için ise, OHAL ortam ve koşullarında, halkın serbest kanaati oluşamadan yapılan değişiklik ve halkoylaması, tam bir dayatma. Meşru olmadığı gibi, anayasal kazanımları da ortadan kaldırdı; sürdürülemez özelliği ise, İçtüzük değişikliği vesilesi ile bir kez daha teyit edildi.

MHP-AKP: İttifak mı, yarışma mı?

‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ (CBHS), MHP temsilcileri için öncelikli ve üzerinde sürekli vurgu yapılan bir kavram. Kendilerince; “törelerimize uygun bu yönetim sisteminin yerleşmesi” yönündeki çabalar eksik edilmemeli.

‘R.T. Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi kahramanlığı’, TBMM AK Parti sıralarından yükselen ortak ses görünümünde. Anayasal halkoylaması ise, onlar için de milli iradeyi yansıtıyor.

Farklılık, şu şekilde yorumlanabilir:

MHP’lilere göre, CBHS’nin mimarı D. Bahçeli. Erdoğan ise, uygulayıcı. Haliyle, mühendislik faaliyetinin mimari projeye uygun olup olmadığını teyitle görevli addediyor kendilerini.

Bu nedenle, kamuoyuna ‘Cumhur İttifakı’ olarak yansıyan birliktelik arkasında, aslında bir rekabet ve önalma faaliyeti de var: eğer 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni bastırmak için başkomutanlık (!) görevini biri yerine getirdi ise, diğeri de 16 Ekim günü, “Anayasa suçu işleniyor” sözleriyle, değişiklik için düğmeye bastığından, ‘Anayasa mimarı’ konumunda.

Genel Kurul ve parti grupları

Her iki parti ayrışması, parti gruplarına da yansıyor. AK Parti sıraları, genellikle tenha, kimi zaman boş, istisnai olarak da dolu. Üyelerin aralarında sohbet grupları şeklinde öbeklenmesi de dikkat çekici.

Kürsüdeki konuşmalarla pek ilgili değiller. Bir MHP’linin kürsüde hararetle CBHS savunması, pek umurlarında değil. Hatta bir CHP’li konuşurken kendilerine daha çok çekidüzen vermeye çalışıyorlar.

Ancak onları, CB veya AKP Başkanı sıfatıyla olsun Erdoğan’la doğrudan veya dolaylı sözler anında harekete geçirebiliyor. Boş sıraları birkaç dakika içinde doldurabilecekleri şekilde her an ‘seferberlik’ için hazır oldukları izlenimi verebiliyor; tıpkı önceki akşam gece yarısına doğru tanık olduğumuz üzere.

‘Seferberlik’ için hazır olma durumu parti başkanlığı ile doğrudan ilişkili…

İçtüzük, neyin teyidi?

Bu da, bizim “CBHS diye bir düzen yok ve yeni anayasal durum sürdürülebilir değil” şeklindeki görüşümüzü teyit ediyor. Sürdürülemezlik, aslında ‘teknik’ olanla sınırlı İçtüzük değişikliği ile de teyit edildi.

Partilerin eşit temsil ilkesine dayanan bir komisyon yoluyla bir İçtüzük çalışmasının yapılıp yapılamayacağı önümüzdeki haftalarda anlaşılacak. Ancak şimdiden belli olan; ‘15 Temmuz Anayasası’ ve bunun sakıncaları ile sürdürülemez özelliğini, sadece TBMM içinde değil, bütün Türkiye’de dillendirme gereği. Bu bakımdan, sivil toplum örgütlerini her zamankinden çok daha ağır bir görev ve sorumluluk bekliyor.

Aksi halde, TBMM, ‘hukuk umudu’ olma bir yana; tam tersine, ‘hukuk güvensizliği’ mekânı olmanın ötesine geçemez.