TC’nin faşist sosyal deneylerinden birisi: Sivas Katliamı
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Genco Erkal ve arkadaşlarının oynadıkları, belgesel tiyatronun başyapıtlarından biri olan Sivas oyununu seyrederseniz, mahkeme tutanaklarının incelenmesine dayanan oyun kısaca şunu açığa çıkartıyor: Sivas (93) Eylemi –evet, TC’nin bir eylemidir- başından sonuna kadar kontrollü ve belirli bir hedefi olan bir katliamdır.

Sonrasında olup bitenlere baktığınızda ne görürsünüz? Eylem sahasıyla sınırlı değildir deney. Eylemin sonrasında en tepesinden alçaklaşmış medyasının yorumlarına kadar, olay aslında önceden planlanmış ve kamuoyuna nasıl yansıtılacağı da net hale getirilmiş ve bütünüyle halka karşı olan eyleme bir meşruiyet çizgisine çekebilmek için Aziz Nesin hedef haline getirilmiştir. Bu anlamda zaten Alevi Toplumu, yalnızca 20. Yüzyıl içinde değil, Anadolu tarihinde yaklaşık 500 yıllık zaman diliminde iktidarın doğrudan gadrine uğramış ve kendi içinde taşıdıkları dengeler belirli aralıklarla iktidar tarafından istikrarsızlaştırılmıştır. 20. yüzyıl içinde olup bitenlere baktığımızda, siyasi iktidarın Aleviler üzerinde oynadıkları oyunlar fecileşmiş, göz göre göre yapılan bir hal almış ve siyasi iktidar tarafından toplum istikrarsızlaştırılacağı zaman, Aleviler iktidarın saldırısına uğrama konusunda “birinci ve rakipsiz hedef kitle” konumuna getirilmiştir. Bu anlamda iktidarın Alevilere saldırısı özünde Aleviler ile sınırlı değildir ve toplumsal yapıya etkilerine göre, her birisi farklı özgül nedenlere sahiptir: Alevilere yapılan saldırılar özünde “toplumun ayarlarıyla oynamak için” iktidar tarafından sahnelenmiştir.

Bu anlamda Aleviler TC’nin ötekisidir ve her zaman potansiyel kurban adayıdır. Osmanlıda ve TC’de fark etmez, siyasi iktidar kurban adaylarını büyük oranda Anadolu’dan seçmekteydi ve Anadolu halkı Osmanlı’da ve TC’de toplumun en altını ifade etmekteydi. Aynı nedenle olmak üzere, bu toplumun yüzyıllar boyunca destanlarına, türkülerine ve halk hikâyelerine bakıldığında, hepsi acının dilinden, sözün bittiği yerin sesi olma durumundan konuşmaktadır.

Aynı nedenle olmak üzere, sanatında giderek Beyaz Türkler ve iktidardan nemalanan ve iktidara göbekten bağlı ünlü sanatçılar merkeze geldiklerinde, ulusal temsiliyet kazandıklarında, Anadolu halklarının tarihi ve mücadelesi görünmez kılınmıştır. Son 700 yıllık tarihimize bakıldığında, bu ülkede yaşayan insanlar için hiçbir zaman sivil bir dönem yaşanmamış, iktidarın ensesi kalın olmuş ve iktidarın yobazlığı ve insanlık dışı gaddarlığı bu tarihin alametifarikası haline gelmiştir. Bu tarihsel kesitin önemi şuradadır: Bütün bu 700 yıllık tarihin en belirgin özelliği tarihin iktidar merkezli akması ve sivil olanın hep hor görülmesidir. Aynı tarihsel kesitte Anadolu halkları içinde, halkın kendi kültüründen tarihinden ve ilişkilerinden kaynaklanmayan ve halka dışsal bir şekilde siyasi iktidarın bu halklar arasındaki ilişkilere şiddet ve kan taşıdığını görmekteyiz.

Bu ilişki burjuva sosyolojisinin yapmaya çalıştığı gibi, merkez-çevre ilişkileri ile açıklanamaz. Çünkü merkez ya da siyasi iktidar, çevre yani halkı biçareleştirmiş, ona amansızca saldırmış, onun tarihini yok saymış ve millete millet olmaktan doğan haklarının hiçbirisini vermemiştir.

Bu ülkede tarihin iktidar merkezli yazılması kadar sahte bir şey olamaz. Ama gelin görün ki bu ülkede tarihi iktidarın gözünden ve dilinden okumayan tek bir siyasi tarih kitabını henüz görmedim. Bütün o şanlı tarih yazım çabaları ister solcular isterse ırk büyüsüne kapılmış sapıklar, isterse Osmanlıya ait olmaktan şeref duyan acizler tarafından yazılmış olursa olsun, tarihin aydınlatılmasında kameranın gözü iktidara göre kaydetmiştir. Paradoks buradadır ve siyasi iktidarı bir öteki olarak niteleyen tarihin yazılması zamanı çoktan gelmiştir.

Sivas, tarihsel bir ana karşılık gelir: saldırı başından sonuna kadar planlıdır, ister bu kanlı eylemin doğrudan içinde olunsun, isterse sonradan kimi gazeteciler de içinde olmak üzere siyasi iktidarın tüm bileşenleri “bu elim saldırı”da payına düşen rolü oynamıştır. Gerçekten o dönemde bu sürecin şu ya da bu şekilde içinde olan tüm insanlar “düşkünlerdir”, ekmekleri yenmez, sofralarına oturulmaz ve ancak ve ancak yüzlerine tükürülebiliriz. Bu anlamda bu tarihsel kesit, bütün bir yirminci yüzyılın en utanç vesikası olmaya adaydır.