Tek suçlu din öğretmeni mi?
TURAN ESER TURAN ESER

“Alevilerin yaptığı yemek yenmez” diye başlıyor söze G.B. isimli din dersi öğretmeni. Olayı ise gazetemiz BirGün’den Mustafa Kömüş ortaya çıkardı. Alevileri ve inancını aşağılayan bu kin, nefret ve ayrımcılık söylemi karşısında; vicdan ve adalet sahibi insanlar, haklı olarak eleştirilerini dile getiriyor.

Fakat tuhaf şekilde herkesin hedefinde nedense sadece öğretmen var. Kimse akıl edip ya da cesaret gösterip sormuyor: Tek suçlu öğretmen mi? Peki bu öğretmeni kim yetiştirdi? Bu olay ise sanki ilk nefret söylemi ve “ferdi bir olay” gibi sunuluyor. İlk değil, son nefret söylemi de olmayacak. Asırlardır süregelen ve dolaşımda olan hakaret, kin ve nefret söylemi ile karşı karşıyayız. Bu ve benzer nefret söylemleri okullarda, yazılı, görsel ve işitsel medya programlarında sık sık karşımıza çıkıyor. Bazen camideki imamın vaazında, kimi zaman siyasetçinin miting alanındaki konuşmasında, kimi zaman sanatta, edebiyatta, kimi zaman da çocuk kitaplarında bilinçli ve sistematik olarak dolaşıma sokuluyor. Alevilere karşı beslenmiş karanlık önyargı ve nefret söylemini kim besliyor, kim öğretiyor? Bir inanca, kimliği alenen örgütlenmiş bu nefretin, hakaretin, kinin ve düşmanlaştırmanın tohumlarını yetiştirenler kim? Eken kim? Neden eker diye soran yok!

Kin, nefret ve ayrımcılık bulaşıcı bir hastalık ve bu hastalığın virüsünü dolaşıma sokan ise devletin ideolojik ve teolojik aygıtlarıdır. Osmanlıdan bugüne süregelen bir gelenektir.

Kim üretiyor Alevi nefretini?
“Alevilerin kestiklerinin yenmez” diyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 24 No’lu yayını olan “Karmatilerin ve Batinilerin İçyüzü” kitabı bunu üretmedi mi? Şeyhülislamların fetvalarında yayılan, kütüphaneleri dolduran kitaplarda, Alevilere yönelik kin, nefret ve hakareti toplumsallaştıran söylemler çok mu masum? Siyasal İslamcılığın ve mezhepçiliğin Alevilere yönelik itibarsızlaştırma ve ayrımcılık söylemine dair neden tek kelime edilmez? Asırlardır bilinçli bir şekilde süregelen “Alevinin kestiği yenmez”, “Bunlardan kız alıp vermek caiz değil”, “Mum söndü oynuyorlar”, “Aleviler kafirden daha kafirdirler” gibi iftiralara karşı, haklı tepkilerini ortaya koyan Alevilere neden kimse kulak vermiyor. İlk önce konuşması gereken hükümetler, Sünni topluluk, medya suspus oluyor! Neden Alevi nefreti ve düşmanlığı yayan kitaplar yakılmıyor. Fetvalar silinmiyor?! İftiralar ve rencide edici söylemlerle, horlanmanın ve aşağılanmanın en soğuk yüzünü yaşayan Alevilerin kapıları çalınıp neden özür dilenmiyor?

Bu türden üretilmiş iftiralar, hakaretler, nefret ve aşağılık söylemler ülkemizde, farklı kültürlerin ve kimliklerin bir arada yaşama istencini tehdit etmekte ve barış ortamını zedelemekten başka hiç bir işe yaramadı! Medya toplumsal görev sorumluluğu üstlenip gereğini yamadı. Sorunu sadece bir din dersi öğretmenin “ferdi olayı” gibi üstünü kapattı!

Ama “Alevilerin kestiği yenmez” gibi kin ve nefret söylemine dönüşmüş bu önyargıları üreten üst akıllara ses edilmemiştir. Asırladır bu nefret söylemi ve önyargılarla toplumun aklını derinden işgal edenler, 21. yüzyıl Türkiye’sinde, halen 16. yüzyılın karanlık söylemini nasıl yaşatıldığını sorgulamıyorlar.

Gerçekten suçlu kim?
Öğretmen mi? Yoksa tek tek kişilerin kafasına örümcek ağı gibi kaplayan gericiliği ve karanlığı örgütleyen mezhepçi tahakküm mekanizması mı? Egemen resmi kimlik dışında kalan Alevi kimliğine yönelik, geçmişten bugüne kadar çok suçlu insan ve çevre ismi sayabiliriz. Bunlarla sınırlı bir mücadele de yürütebiliriz. Öğretmeni görevden de alırsın. Ama sen zihniyeti ve nefret ve sosyal baskı üreten mekanizmalar, mezhepçi zihniyeti, ayrımcılık ve ötekileştirme tohumlarını kökünden kazımazsan, Ahmet gider, Mehmet gelir. Ya da Ahmet Hakan gibi, kin ve nefret söylemini tahakküm kılan odakları ve mekanizmalara tek bir laf etmeden, din dersi öğretmenine “Ulan ayı. Git de zıkkımın kökünü ye, Yuh! Oha! Çüş!” diyebilirsin.

Peki, bu çözüm mü? Hayır, çünkü ayrımcılık, karalama, ötekileştirme, itibarsızlaştırma, iftira ve nefret söylemi üreten güçlü bir zihniyet ve tahakküm mekanizması vardır. Bu zihniyet bir ahtapot gibi yaygın ve örgütlü. Egemenler farklı olan Alevi inancı üzerinde tahakküm kurmak için bunu ideolojik ve teolojik olarak örgütlüyor. Din dersi öğretmeni G.B., Alevi nefreti yayan kimi İlahiyatçı, siyasetçi, Mehmet Ali Erbil, Güner Ümit ve benzerleri sadece bu zihniyetin ürünü ve bu ülkenin siyasal İslamcı ve devlet müfredatının mezunlarıdır. Mezun edeni tanımalı ve onunla yüzleşmeye çağrı yapılmalıdır. Farklı olana eşit gözle bakma tavrı mahallede, okulda, medyada, siyasette ve devlet dersinde öldürülmüştür. Tekelleşmiş ve tektipleştiren milli eğitimin zorunlu din dersinde farklı inançları öteki görmüş öğrencinin insan odaklı ve eşitlikçi yetişmesini engellemiştir.Eğer din dersi öğretmenin bu nefret söylemi üzerinden, toplumsallaştırılmış nefret söylemine ve ayrımcılığa karşı, köklü çözüm bulmazsak, bu kısır döngü devam edecektir.

Diyanet’in nefret kitabı orda dururken, bazı sözde İlahiyatçıları Şeyhülislamların Kızılbaş nefret söylemi mezhepçile yaşatırsa, başbakanlık yapanlar Alevileri hedef gösterirse, G.B. isimli din dersi öğretmeni nefret söylemine sığınması kaçınılmaz olur. Alevinin vergisiyle helal geçinenler, Alevilerin komşusuna dağıttığı bir tas kardeşlik ve barış aşuresine haram görmesini okuyucunun yorumuna bırakıyorum.

Aslında çözüm de belli

>> İnançsal, etnik, ulusal kökene, dine, cinsel yönelime, engellilik durumuna yönelik ayrımcılığa, önyargılara ve nefret söylemine karşı eğitimin tekçi kültür ve ayrımcı dili yerine çok kültürlü ve çok dilli eğitim imkânı yaratılmalıdır.

>> İnançsal, etnik, ulusal kökene, dine, cinsel yönelime, engellilik durumuna bakılmaksızın herkese eşit haklar verilmeli ve uygulanmalıdır.

>> Zorunlu din dersleri kaldırılıp, yerine zorunlu insan hakları dersi konulmalıdır.

>> Ayrımcılık ve nefret söylemini besleyen her türden kamusal düzenlemeler, metinler, yasalar temizlenmeli ve tek tipçi siyaset ve diyanet diline karşı açıktan mücadele verilmelidir. Ayrımcılık ve nefret söylemi suç olarak değerlendirmelidir.

>> Toplumun düşünce dünyasını ve algılarını şekillendirmekte bir güç haline medya kuruluşlarının, nefret söylemine, ayrımcılığa ve karanlık önyargılara kucak açmaması sağlanmalıdır.

>> Medya üzerinde toplumun kutuplaştırmak, önyargıları beslemek yerine, farklı kültürlerin tanışmasını, karşılıklı olarak birbirini anlamasını, saygıya ve eşitliğe dayalı kültürler arası diyaloga platforma sunmalıdır.

>> Farklı kültürel kimliklerin anayasal güvence altında, kendi kimlikleriyle özgür ve eşit şekilde yaşamasının koşulları ve zeminleri yaratılmalıdır. Çünkü Aleviler ve diğer kültürel kimliklerin hak ve taleplerinin ertelenmesi gibi bir siyasal lüks olamaz ve kabul edilemez.