alpertasbeyoglu

Telefon çaldı, arayan müsteşardı…

1 yıl…

2 yıl…

3 yıl…

4, 5, 6, 7 yıl…

Ve Ocak 2011 sonunda, 8 yıl 3 ay.

Yani:

99 ay…

Yazıyla:

Doksandokuz!

Kasım 2002’de AKP iktidara geleli geçen zaman… Sayelerinde demokrasimizde önemli ilerlemeler oldu, tamam. Yine de, sorarım: Doksandokuz ayın ne kadarını kaybetti Türkiye?

Ya CHP’ye ne demeli? Kaybettikleri seçimleri mi sayalım? AKP’ye alternatif olamayarak kaybettirdiklerini mi?

Hükümetin muhafazakâr çıkışlarının önünü Ergenekoncularla kesmeye kalkan CHP hakkındaki sert görüşlerimi dün öğle yemeğinde dinlemesini bilen bir partili ile paylaştım. Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu’ndan bir doçent. Önce başsağlığı diledi. Vefatına kadar çok yakın dostum olan, içtiğimiz su ayrı gitmeyen rahmetli Ünal Nalbantoğlu’nun sıkı takipçisi olduğunu, Heidegger’i beğenerek okuduğunu söyledi. Gülümsedim.

Beni yemek boyunca başını öne sallayarak, hak vererek dinledi. Eleştirilerimin ciddiye alındığı gördüm. CHP’de herşeye rağmen olumlu değişimler olabileceğini düşündüm. Tam anlaşamadıysak da, künefe söyledik, tatlıya bağladık. El sıkıştık, ayrıldık.

O sırada telefonum çaldı.

Normalde öğle yemeği saatinde eşim dışında arayan olmaz. Dün sabah da, kedimiz Pafi’yi (Puffy diye yazılıyor) veterinere götürecekti. (Kızımız üşütmüş.) Ama arayan eşim değildi. Sayın Müsteşar arıyordu. Şaşırdım.

Sayın Müsteşar, Sayın Erdoğan’ın yaşam tarzı söylemini eleştirme şeklimi ağır bulmuş. Zaten öğleden sonra Sayın Bakan’ın birkaç gazeteci için düzenlediği sohbet toplantısına davetliydim, kendisine de uğrayabileceğimi söyledim. Sevindi, randevulaştık.

Bakanlıktaki sohbeti sizin bu yazıyı okuduğunuz günün akşamı televizyonda ayrıntısıyla anlatacağım. Seçim yaklaştıkça AKP’de de olumlu dönüşümler gözlemliyorum.  

Toplantı sonrası Sayın Müsteşar’ın makamına geçtim. Tahminimden daha sıcak karşıladı. Kahvelerimizi yudumlarken, AKP’nin “serbest yaşayan” insanları “dindar” olanlardan ayırıp onlara ikinci sınıf muamelesi çekmek gibi bir niyeti olamayacağını söyledi.

Sayın Müsteşar samimi bir insan. Babamın bankacılık yıllarından tanıdığı. Dürüst biridir.

Kendisine, Sayın Arınç’ın sözlerini hatırlattım. “Herhalde halka seslenirken ‘seks’ diyen ilk AKP’li oldu!” dedim.

Gülüştük.

İnançları gereği elbette ki aşırılıklar içeren yaşam tarzlarını tasvip edemeyeceklerini, ama bunun farklı yaşamayı tercih eden yurttaşlara zulmedecekleri anlamına gelmediğini açıkladı.

Tamamen ikna olmadım. İçki konusunda saplantılı olmanın CHP’ye oy kazandıracağını hatırlattım. Haftada birkaç kere bazen eşimle, bazen dostlarımla rakı sofrasına oturmayı ben de severim. Müsteşar anason kokusuna dayanamadığını ama şarap içecek olursam bana seve seve portakal suyu ile eşlik edebileceğini söyledi.

İki partide de sorunlar var, ama iki partide de, demokrasimizin pekişmesine katkıda bulunacak müzakereci eğilimler bulunuyor. Malzeme bu. En iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Dar kimlikçi kalıplarımızı kırmalıyız.

Akşamüstü biraz kestirdim.

Ülkemin geleceğine dair umut dolu düşlerden uyandığımda, kendimi yatağımda dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldum.

İmlâ hatalarını ve rasgele yazımdan kaynaklanan anlatım bozukluklarını düzeltmek için harcadığım zamanı çıkarırsam, bugünkü köşenin yukarıdaki kısmını yazması 20 dakika kadar sürdü. Maalesef, zanaatten gelen hastalıklardan kurtulmam mümkün olmadığı için, gerektiği kadar özensiz davranamadım. (Yılmaz Özdil’in kırküç saniyede köşe yazabildiğine dair bir plaza efsanesi duymuştum.)

Burjuva siyasetinin AKP-CHP çekişme ekseninde tesis edilmiş, adına “anaakım” diyebileceğimiz karakterini besleyen ve yeniden-üreten kanaat silsilesi, birkaç köşe yazarının stilini harmanladığımızda, böyle bir şeye benziyor. Ekşi Sözlük’te, “… tarzı yazı yazma rehberi” diye aratırsanız, bu boş laf yığınının neye benzediğine dair bir-iki tane örnek çalışma bile okuyabilirsiniz.

Anaakım, kayığınızı doğru konumlandırırsanız, ödüllendirici bir mecra. Girebilmek için, afili söyleyelim, “network” sahibi olmanız gerekiyor: Ürettiğiniz kanaatin talebi, örüntüde işgal ettiğiniz noktada (“node”, “düğüm”) ilişki trafiğinizin ne kadar yoğun olduğuna bağlı olarak artıp azalabilir. Bir yemeğe çağrılmazsınız, sizin düğümün trafiği azalır. Bir uçağa binersiniz, dünyanız değişir. İşin başındaysanız, ne kadar önemli kişileri tanıdığınızı, ne kadar bağlantılı olduğunuzu, kanaatlerinizin nasıl önemsendiğini sahnede icrâ etmek zorundasınız.

Ünal Nalbantoğlu, anaakımla suç ortaklığına girmiş kanaati “boş laf” yerine, “yavansöylem” kavramıyla açıklamayı önermişti – çalakalem, kuruyazı, yavanyazı. Yavansöylem zeminden, bilgi üretme sorumluluğundan yoksundur ve bu yoksunluğu sayesinde kolayca anaakıma kendini bırakabilir. “Bir şeyleri önceden içine sindirmeksizin herşeyi anlama olasılığı” diye tanımlar hoca. Yavansöylem yazanı da, okuyanı da “katıksız ve doğru anlama görevinden” kurtarır. Başka deyişle anaakıma iliştirilmiş yavansöylem, bönlüktür. Hocayı tekrar alıntılarsak, “sürekli iktidar istenci yüklü ‘aura’lar sergileyerek, bilirbilmez başkalarını ve kendilerini kandıran, modern ya da postmodern düşüncenin otoyollarındaki hızlı araç sürücülerinin” uğultusu.

Bir de Roland Barthes kafa açıcı bu konuda: Yavansöylem, anaakıma ayrıca, “ne o tamamen doğru, ne öbürü” ortalamalaştırmasıyla katılır. İlişki şebekesi içindeki yerinizi sağlamlaştırmak için, çatışan taraflar arasında size mitolojik bir “üçüncü bakış” konumu sağlayan “ne onu onaylarım, ne de öbürünü” taktiğini devreye sokabilirsiniz. “Ne aşırı şiddet kullanan polis, ne vandal öğrenci”. “Ne KCK/PKK, ne kontrgerilla.” Burjuva siyasetinin kutupları arasında suyun üstünde kalmanızı sağlar. Olan bitene tam hâkim olmanız gerekmez, kullanışlı bir karşıtlık koyup kanaatinizin bu karşıtlığı aştığını, bu sebeple “bilgece” olduğunu, “ezber bozduğunu” söyleyebilirsiniz.

Daha kısa vâdeli kârlar getirdiği için yavansöyleme abone olan çakma akademisyenlerin encâmını, bir sonraki yazıya bırakayım. “Bilim dünyasında karakter çürümesi” tartışmamıza da devam etmiş oluruz.

 

BİZİ TAKİP EDİN

359,910BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,790TakipçiTakip Et
7,820AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL