Televizyon ‘temsili’ demokrasisi
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Server Tanilli ‘Niçin Demokrasi İstiyoruz?’ adlı kitabında demokrasinin can düşmanının faşizm olduğunu söyler.
Server Tanilli ‘Niçin Demokrasi İstiyoruz?’ adlı kitabında demokrasinin can düşmanının faşizm olduğunu söyler. Bu sonuca varırken, eski Yunanlıların demokrasinin düşmanı olarak demagojiyi gösterdiklerini belirtip ekler; “Yani safsatayı gösterirlerdi”. Tanilli, demagojinin safsata olduğu tespitiyle birlikte, asıl düşmanın faşizm olduğunu söylerken, ortada duran safsata nitelemesi de hak ettiği değerlendirmeyi bekliyor. Safsata nitelemesini, bir bakımdan metafor olarak düşünebiliriz. (Niçin demokrasi istiyoruz? S.
           
Tanilli’nin safsata nitelemesini doğrudan kitle iletişim araçlarına ve başat araç olan televizyona hiç tereddütsüz uygulayabiliriz. Çünkü metafor diyerek, yazarın söylem sınırlarını kendimize göre genişletme hakkını/özgürlüğünü kullandık.
           
Bu denli sert bir nitelemenin kuramsal doğrulamasını –ya da dayanaklandırılmasını- sonraya bırakarak, şimdilik bunu bir ön-doğru kabul edelim. Ekranın safsata niteliği yönündeki “korkunç gerçek” karşısında, “henüz okuma-yazma öğrenmeden, televizyon karşısına oturtulan ve bu aygıt tarafından eğitilen ekran-çocuğunun…” bilme ve anlama yetisinin tahrip edildiğini ‘Görmenin İktidarı’ kitabında G. Sartori söylemektedir. Sartori’nin deyişiyle “Video-Çocuğun” yetiştiricilerin demokrasi ile ilgili kaygıları neyse, yetiştirdikleri çocukların demokratlığı da o kadar olacaktır.
           
Nedir demokrasi? Bu sorunun refleks cümlesini de hemen yazmak gerekir. Hangi demokrasi? Parlamenter demokrasi, Marksist demokrasi…? Başlıkları çoğaltarak, sorunun yanıtsızlığını ileri sürmek doğru bir yol değil. Bu nedenle, demokrasinin görünümlerini dile getirerek, dolaylı bir yanıt vermeyi seçebiliriz.
             
Genel anlamda demokrasi, kamusal alanların bulunduğu bir ortamı gerekli kılar. Herkesin kendi evinde olduğu gibi bir sosyal ortamda, demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramlara yeni anlamlar yüklemek, dahası yeni anlamları ile açıklamak zorunluluğu vardır. Demokrasi karar alma süreçlerine, kararlara ve sonuçlarına organik toplumu oluşturan bireylerin katılımını gerektirir. Bu katılım, dolaysız, kesintisiz ve sürekli bir nitelik ister. Çağımızda, demokrasinin –olmayışının- temel sorunları bu nitelik eksikliklerinden dolayıdır. Burada, “organik toplum”u, Ünsal Oskay’ın sıklıkla kullandığı “amorf”un karşılığı olarak kullanmaktayız. Birbirinden yalıtılmış toplundu durumunda olan kişiler yerine, sosyal, kültürel vb açılardan organik bir bağlılığı olan bir toplumdur söylenmek istenen.
           
Ünsal Oskay, Adorno ve Horkheimer’e ilişkin bir yazısında, “McLuhancılığı” eleştirirken oldukça sert bir biçemle, “Bu nedenle, hızla izlenen, durup düşünme olanağı bırakmayan televizyon izleyiciliğindeki anlamlandırma tam bir ikonolojiye dönüşmektedir” demekte (İletişim ABC’si). Bu saptama tek başına yazımızı sonlandırmaya yetecek bir içerik taşımakta. Yine, Ünsal Oskay’dan bir saptama ile bu bakışı pekiştirmek olası, “kısacası başat kültüre göre kazandığımız hazır anlamlandırma kalıplarına göre işleyen sınırlı anlamlandırmamız, sınırlı düşünmemizi istemektedir tv İzleyiciliği…”(Çağdaş Fantazya s.191)  Böylesi bir sınırlandırma ile yapılan bilgi ve bilinç yüklemesi değil, tam tersine bilinç boşaltımı, veya bilin köreltmesidir. 18.1.2006 tarihli Herald Tribune gazetesinde, CIA’nin, terör girişimlerine karşı yaptığı internet mesajları izlemesinin yoğunluğu nedeniyle, süzgeçten geçmeyen bu bilgilerin ajanların önlerini görmelerine engel olduğuna ilişkin bir haber yer almıştır. Bir uzmanın çözemediği bilgileri, sıradan izleyiciler nasıl bilgilendirme sürecine dönüştürebilsin? Ajanlar bu internet takiplerini Amerikan temsili demokrasisi korumak için yapıyorlar elbet.
           
Son günlerde televizyonların gündelik yaşamdaki başat etki ve konumunu görünce, birkaç yıl önce hazırladığım, yayımlanmamış tezimden bir bölümü paylaşmak istedim. Haftaya televizyon demokrasine devam...

Haftanın dizesi; “bir bakımlık ay düşüyor herkesin payına” ( Tekin Gönenç, Karanfil Sesleri, Varlık)