Televizyon “temsili” demokrasisi-2
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Temsili demokrasi, gerçek demokrasi için bir ön basamak sayılabilir.
Temsili demokrasi, gerçek demokrasi için bir ön basamak sayılabilir. Gerçek Demokrasi ise, Tanilli’nin deyimiyle, “safsatanın” ön planda olduğu bir mecrada gerçekleşme olanağı bulamaz. Bir başka deyişle temsili gerçeklik olan ekranın, sanal bir ortak kamusal alan olarak kabul edilmesi, demokrasi bağlamında bir doğru çıkış yolu bulunmasına olanak sağlamaz. Çünkü “temsili” niteliği, temsili dahi olmayan bir gerçeklik durumunu anlatmaktır. Yani olmayan bir gerçekliktir sözü edilen. Bu nedenle başlıkta ve yazıda yer verdiğimiz “temsili” yakıştırması, ampirik nitelik için seçilmiş bir sözden öteye gidememektedir. Görünen gerçek’in doğal gerçek olmayıp, yanılsama olmasında dolaylı temsili gerçeklik dediğimizde, bu yanılsamadan demokrasiye gidişin olanaksızlığını ayrıca belirtmeye gerek kalmamaktadır. Şunu da eklemek gerekir ki, üretilmiş gerçeklik “sentetik” olmakla (Nurcay Türkoğlu; Toplumsal İletişim s. 246) gerçekte temsiliyetin içerdiği dolaylı organik ilişki de temelden yara almaktadır. “Televizyondan izlenen görüntüler, hangi adlandırma altında olursa olsunlar, belli bir seçme, kurgulama, yorumlama, işleminden geçirilmektedir” (age. S. 255.) Yani, yukarıda da dediğimiz gibi, tüketime, kolay algılanan bir zihinsel/görsel tüketime uygun ürün üretilmiştir. Bu süreçte, tüketiciye, “homo videns”e yarayacak bir “bilgi” ve “bilgilendirme sürecine” yer yoktur. Dolayısıyla, ne demokrasi, ne de bilginin demokratikleştirilmesinden söz etmek olasıdır.
           
Tümüyle kitle iletişim araçlarıyla oluşturulan ve bu nedenle tümüyle kurgusal olup rasyonel tartışmalara konu olmayacak olan gerçek ikibinli yıllarda yaşanan “Hasta Ecevit Vakası” ve “Hasta Ecevit Kampanyası” ibret verici bir örnektir.Bu örnek yeterince irdelenip, incelenmemiş bir medya hegemonik müdahalesi olarak arşivlerimizde durmaktadır.
           
Anımsanacağı gibi, Başbakan Ecevit’e karşı “nedense” yoğun bir olumsuz propaganda kampanyası medya eliyle ve medya araçlarıyla başlatılmıştır. Öyle ki; tüm kampanya içeriğinden çıkan sonuca göre, özellikle 2001 Şubat ayı itibariyle Ecevit’in ik aylık bir ömrü kalmış gibidir. Ancak, geçen 7 yıllık sürede, Ecevit hala yaşamaktaydı –aynı hastalık sorunlarıyla birlikte -  ve hala görüşlerine  –demek ki sağlıklı- aynı medya tarafından başvurulmaktaydı. Ecevit’in ölümü de medyada tartışılan ve öne sürülen nedenlerle olmamıştır. Yine anımsanacaktır ki, o dönemde, safsata penceresi olan TV ekranında, kameralar Ecevit’in  sürçen ayağına, titreyen ellerine “zoom” yapmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Üretilen sentetik gerçeklik, üretilen haber ve üretilen medyatik bilgi, “gerçek” bir gerçek gibi, “hayata, realiteye ampirik algılama biçimi içinde bakmakta” olan “edilgen amorf  kitlelere” (Ünsal Oskay) sunulmuştur. Ve bu sunuştan sonuç alınarak, bir başbakan iktidardan edilmiştir.
           
Gerçek demokrasi bir yana, kamusal alanı yok eden medya araçları özelikle televizyon ve son zamanlarda internet, sivil toplumu ve sivil toplum örgütlerini içermediği azıklıları, farklıları koruyucu düzeneklere sahip olmadığı sürece, temsili demokrasi yada parlamenter demokrasi çağdaş değil, çağdışı ve gericidir. Demokrasi konusunda en yumuşak bir yaklaşım yollarından bir örneği Graem Burton’da buluyoruz; “Egemen ideoloji, verili kültürdeki egemen bakış açısıdır.Medyanın büyük bölümünün bize sunduğu budur. Bu, bizim de büyük olasılıkla sahip olduğumuz bakış açısıdır” (G. Burton; Görünenden Fazlası, s.168.)  Bu konuda, bir başka görüşü de tam buraya aktarmakta yarar var; “…demokrasi, ilgili tarafların mümkün olan en fazla ve en nitelikli katılımı sağlayan kolektif kararlar alınmasını amaçlayan usuller içerir” (John Keane; Medya ve Demokrasi, s. 157.)  Burada, “usuller” sözcüğüne vurgu yapmakta fayda var. Şimdiye değin yazılanları inkar edip, televizyonun bu usullerden biri olabileceği akla gelebilir. Ya da bu savunulabilir. Ancak, sorun salt katılımdan öte, en fazla, en nitelikli ve kollektif katılımın sağlanmasıdır.  Televizyon ise, kolektivizme kaştı kutupta yer alır. Çünkü, izlemek, kollektif bir edim değildir. Bu nedenle ne izlenen mekan, ne de izlenilen araç, kamusal alanın demokrasi için gerekli özelliklerinden yoksundur.
           
Haftanın dizesi; “evimizin avlusu sersemdir” (Furuğ; Ses, Ses, Yalnız Ses, çev. H.Hüsrevşahi, Kavis)