Terk etmek bir sevme biçimidir…
ALİ MURAT İRAT ALİ MURAT İRAT
Birden müzik başladı. Yan masaya gelen tatlıyı ilk defa görüyorum. Benim önümde bir bardak çay, bir defter ve bir kalem var

Birden müzik başladı. Yan masaya gelen tatlıyı ilk defa görüyorum. Benim önümde bir bardak çay, bir defter ve bir kalem var. Onlarla konuşuyorum. Diğer masada iki kadın gülerek ve yüksek sesle anlatıyorlar ofis dedikodularını. Müzik... Schindler’in Listesi. Isaac Perlman’ın kemanı bu. Dört yaşında çocuk felci geçirip sandalyeye mahkûm kalmıştı. O çalarken koca bir soykırım geçiyor gözlerimin önünden. Yağmur başladı. Bir sis bulutu iniyor yeryüzüne. Omuz başımda yabancı eller. Aynı sözcüklerle farklı dilleri konuştuğum insanlar var çevremde. Oysa “Uzak Kaderler İçin” şiirinde o sihirli dokunmaktan bahsediyordu Turgut Uyar: Birgün, bir parkta otururken, biliyorum/ Bir el yağmurla dokunacak omzuma/ Bir çift göz, bir davet, bir kalp/ Çoluğu çocuğu terk edeceğim… Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak/ Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak/ Toprak ve insan kokularıyla/ Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için/ Başımı alıp gideceğim.

İnsana sarhoşluk veren o eller dokunmuyor artık kimsenin omzuna. Halbuki vakit sonbahardır, “üstelik yağmur yağmakta” ve… Neyse “iler tutar yanı yok” söylediklerimin. Hiçbir el hiçbir yalnızlığa dokunmuyor kısacası. Bir soykırım müziği çalıyor fonda, yan masada ofis dedikodusu ve bilmediğim bir tatlı diğer yanımda.

Aşk değil… Bir zamanlar yalnızca dokunmak bile yok edebiliyordu etrafımıza çöken sisi. Bir dokunmak gerekiyordu bazen, hem de durup dururken dokunmak. Öyle öpmek falan değil, sadece dokunmak. Önce dokunmak vardı zaten, öpmek onun kaburga kemiğinden yaratıldı. Dokunmakla öpmekti bütün suçları, bu nedenle cezaları tez elden verildi. İlahi emirle terk ettiler bulundukları cenneti.

Eskiden biz “dokunsalar ağlardık”, “bir dokunsak bin ah işitirdik”, “dokunsalar donardık”, “dokunsalar severdik”, “dokunsalar öperdik”. Dokunmak bir sevme biçimiydi eskiden. Şimdilerde bir taşa dokunmak gibi bir insana dokunmak. Oysa eskiden bir insana dokunmak gibiydi bir taşa dokunmak bile. Her nesnenin bir adı, her eşyanın bir ruhu vardı eskiden. Bir radyomuz, bir patiğimiz, bir kalemimiz olurdu ama hepsi bizimle konuşurdu. Ben patiğimle dertleştiğimi çok bilirim, çünkü onu bana anneannem dokumuştu. Bizimle dertleşirdi sahip olduklarımız. Biz onlara biraz, onlar bize çokça sahipti. O zaman bir topaç kadardı dünya, bir torba misket bütün bir mahallenin hikâyesini değiştirebilirdi hatta.

Şimdi eşyalar konuşmuyor bizimle, hiçbir eşya gideremiyor eksikliğimizi. Rajneesh’in dediği gibi sahte ihtiyaçlarla yaşadığımız için giderilemiyor hiçbir ihtiyacımız da. Sahte ihtiyaçlarla çevrili sahte bir dünyada dokunmaya yer yok artık. Oysa yoksunlukların giderilmesiydi dokunmak. Yoksunluğun giderilmesiydi devrim. Her devrim bir diğerine dokunmakla başlıyordu, her sevmek dokunmakla adlanıyordu. Dokunmak eskiden en büyük devrimdi.

Hiçbir şeye yetişilemeyen ilişkilerden, idareten yaşanılan evliliklerden, mecburiyetten sürdürülen arkadaşlıklardan kurtulmanın yoluydu terk etmek. Bugün çoğu acı gidememekten/kalmaktan mirastır insana. Artık yaşamımız yok, içi ancak parayla doldurulabilen “yaşam kalitemiz” var elimizde. Kala kala kanatılan ve her gün yeniden açılan yaralarla yaşayıp gidiyor bugün terk edemeyen. Dokunamayan, dokunulmayan ve terk edemeyenlerin çürümesidir çoğu ilişkiden yayılan o koku. Daralan hayatların daha geniş evlere sığabilme telaşıdır terk edememek. Çoğalan yalnızlıkların kalabalık ve pahalı mekânlarda aşılabilme isteğidir.

Terk etmek bir skandaldır artık. Oysa doğru yaşandığında aşkı ölümsüzleştirmenin tek yoludur o. O, bir ilişkinin bitişi ancak bir aşkın sabitlenmesidir. Çünkü hayat, terk edip yalnızlaşarak özgürleşmekle, durup çürümek arasındaki gelgittir sadece.

Terk etmek bir sevme biçimidir.

Ben yazıyorum, müzik hâlâ çalıyor, insanlar bilmediğim dillerde konuşuyor. Sonbahar yağmuru ardımda. Fonda koca bir neslin acısının anlatıldığı ince bir müzik. Gülten Akın ne demişti yıllar önce “Ah kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya/ Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar/ Evler, çocuklar, mezarlar çizerek dünyaya…” Yan masada kalın bir ofis dedikodusu, kahkahalar ardımda, fonda bir soykırım müziğiyle yeniliyor bilmediğim tatlılar. Bir el arıyorum yağmurla dokunacak omzuma. Terk edip gitmek istiyorum bu sahteliği. Olmuyor.

Her gün cam kırığı işer gibi acı çekiyorum gündüz kâbuslarımda.