Terra Amata: Sevgili yurdum
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Devasa bir toplama kampına dönüşmüş bir ülkede yaşıyoruz. Sokaklar tekinsiz. Ve sokaklarda hak talebinde bulunan herkes terörist sayılıyor. Evlere, kapalı sitelere kapandık, kapatıldık

Yurdumuz, evimiz; bir kuş gibi tek tek topladığımız incecik dallarla bedenimizin formuna göre inşa ettiğimiz ve bellek nesneleriyle donattığımız yuvamız. Bildik nesnelerin ve tekrarların yeri. Ve biz bu tekrarlarda teselli buluyoruz. Tekrarlardan sıkılıp dışarıda serüvenlere atılsak da sonunda evin yolunu tutuyor ve yaşadığımız hayal kırıklıklarını evin sağaltıcı ortamında onarıyor ve tekrarlarda teselli arıyoruz. Evimizde gibi hissedeceğimiz yerlere sığınıyoruz. Ev bir kabuk, içine sığındığımız. Kabuksuzluğa tahammül edemiyoruz, hayat memat meselesi.


Kabukların kırıldığı ve kendimizi çırılçıplak hissettiğimiz ve dışarının şiddetine maruz kaldığımız zamanlar vardır. Başkalarının bakışları, dokunuşları yaralar bizi. Bazen de kamusallığın samimi ortamında kendiliğinden açıldıkça açılırız ve kabuğumuzdan sıyrılıp çırılçıplak kaldıkça tuhaf bir sıkıntı kaplar içimizi. Çıplak kalmanın sıkıntısı. Ve günlerce eve kapanırız, yaralarımız iyileşsin diye. Bir zamanlar bir musluk reklamı sloganı vardı: ‘Aç kapa.’ Musluk gibi bir akıyor, bir kapanıyoruz. Ve yaşamlarımızı bu açılıp kapanma diyalektiğiyle, çıplaklık ile örtü arasındaki geçişlerle kuruyoruz. Hayat erotiktir çünkü. Mario Perniola erotizmi kapanma ile açılma arasında gerçekleşen bir geçiş olarak tanımlıyor: “Figüratif sanatlarda erotizm, giysi ile çıplaklık arasındaki bir ilişki olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla erotizm, bir durumdan diğerine yapılan bu geçişe bağlıdır. Eğer bu kutuplardan biri diğerini dışarda bırakacak şekilde önem kazanırsa, geçiş göz ardı edilir ve erotizm de ortadan kalkar…”

Bu geçiş imkânının ortadan kalktığı durumlar vardır. Bir despot hayatın tamamını ele geçirdiğini ve hayatı kapattığını ilan edebilir. Artık erotizmden söz edemeyiz. Modern zamanlar, açılıp kapanma diyalektiğinin kesintiye uğratıldığı zamanlardır. Ve ilk toplama kampı da modern bir icattır. Nazi Almanyası’nda ‘yoz bedenleri’ toplumdan yalıtmak ve imha etmek üzere tasarlanmadan çok önce bir modern icat olarak, 1896’da İspanya’nın Küba’ya atadığı sömürge valisi Weyler tarafından, ‘campos de concentracion’ adıyla uygulanmıştır (bkz W.R. Everdell,” İlk Modernler”, YKY). Sivil halkı, bağımsızlıkları için savaşan Kübalılardan ayırmak için dikenli tellerle çevrili kamplara kapattılar. Sömürge valisinin içi rahattı artık, çitlerin dışı av sahası; dışarıda dolaşan herkes teröristti. Konsantrasyon, yani toplama kampı konsantreydi, bugün sulandırılarak tüm topluma uygulanıyor. Devasa bir toplama kampına dönüşmüş bir ülkede yaşıyoruz. Sokaklar tekinsiz. Ve sokaklarda hak talebinde bulunan herkes terörist sayılıyor. Evlere, kapalı sitelere kapandık, kapatıldık.

Evimiz, yuvamız, sevgili yurdumuz. Yaralarımızı sardığımız, yorgunluğumuzu giderdiğimiz barınaklar; yaşamı çoğalttığımız döl yatakları. Artık evler bile tekinsiz; yaşamı değil, ölümü çoğaltıyorlar. Ekranların parlak yüzeylerinde işkence izleri. Duvarların arasında nefes alamıyoruz. Dışarı çıkmak istiyoruz, olmuyor. Dışarısı yok çünkü. Sevgili yurdumuza hapsedildik. Sanatçı Tunca ‘Terra Amata’ başlığını taşıyan sergisinde paleolitik dönemin derme çatma barınağını, Auschwitz-Birkenau Toplama Kampları’na taşıyor. ‘Terra Amata’ sevgili yurt anlamına geliyor; 400 bin yıl önce Fransa’nın güneyinde Homo Erectus’ların dallardan yaptıkları barınağın yer aldığı kampın adı. İnsanlık tarihi, yeryüzünde dolaşırken geçici olarak konakladığımız kamp yerlerinin toplama kamplarına dönüşmesinin tarihidir. Dışarısı olmayan bir içeride çırılçıplağız. Her yer toplama kampı.
Tunca, Polonya’daki Auschwitz-Birkenau Toplama Kampları’nı gezerken çektiği fotoğraflardan ürettiği desenlerle evin tekinsizliğini duyumsatıyor bize. Evcilliklerini, renklerini yitirmiş siyah beyaz barınaklar; yaşamın değil, işkence ve ölümün izlerini taşıyorlar. Ve galeri mekânında ördüğü duvarda Auschwitz’ten getirdiği bir tuğla parçası. Duvarlar, toplama kampının duvarları. Dışarısı yok; sevgili yurdumuzda tutsak alındık. Duvarlarda kaçış delikleri aramayın boşuna. Gözlerinizi birbirinizden kaçırmayın! Gözlerimiz, evrene açılan delikler. Gözler, fırtınalı denizler. Gözler, ufuk çizgisi. Gözler…

Not:Tunca’nın TERRA AMATA sergisi 14 Ekim’e kadar Galerist’te; kaçırmayın.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız