Tesadüf aşk
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Bir sabah, metroyla yaptığım yolculuk sırasında, tam karşımdaki bana doğru bakan koltukta sahipsiz bir kitap gördüm. Kimse ilgilenmiyordu kitapla. Sanki birisi yer tutmak için bırakmıştı o kitabı ve orada da unutmuştu. Kitap orada durduğu sürece de kimse o koltuğa oturmuyordu. Karşımdaki koltukta gazete kâğıdıyla kaplanmış bir kitap olacak ve ben onunla ilgilenmeyeceğim, bu mümkün değil. Büyük bir merakla kitabı elime aldım. Önce kitabın kapağını kaplayan gazete kâğıdını açtım. Kapakta, Hacivat ve Karagöz resmi vardı ve üzerinde “Gül Öksüren Melek” yazıyordu. İlhan Durusel’in YKY’den çıkan öykü kitabıydı bu. Durusel’in öykülerini her zaman sevmişimdir. Hoş bir tesadüf oldu deyip rastgele bir sayfa açtım. “Semaver Fokurduyor, Taşacak” adlı bir öykü çıktı karşıma. “Hayat beni öyle yormuş, yalnızlık öylesine bunaltmıştı ki…” diye başlıyordu öykü. Öyküyü okudukça, İstanbul metrosunda değil de, Bronx metrosunda New York’a gidiyormuş gibi hissettim, çünkü öykünün anlatıcısı da, tıpkı benim gibi metroda yolculuk yaparken bir koltukta sahipsiz bir kitap buluyordu. Onun bulduğu kitap ise, Sait Faik’in “Semaver-Sarnıç” adlı öykü kitabıydı.

Şimdi başıma gelen bu olayın ilginçlik olsun diye kurguladığım bir şey olduğunu düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Sanırım birisi bu kitabı metroyla işe gidip gelirken okudu ve o öyküdeki gibi bir tesadüfün olması için de kitabı koltuklardan birisine bıraktı. Aslında yaşadığımız hemen hemen her şey, tesadüflermiş gibi gözüken kurgulardan ibaret değil mi?

Okuduğum öyküde kahramanımızın metroda bulduğu Sait Faik’in kitabındaki “Havuzbaşı, Son Kuşlar…” adlı öyküde, Sait Faik, “Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım” der ve ardından da “Kimseler âşık değil mi bu şehirde?” diye sorar üzüntüyle.

Her şeyin bir kurgudan ibaretmiş gibi akıp gittiği bu şehirde, sanki aşka yer yokmuş gibi gelir insana. Hâlbuki biraz daha saklıdır artık aşk, tüm o kalabalığın ve hırgürün arkasında bir yerlere gizlemiştir kendisini. Herkesin her şeyden kolayca sıkıldığı zamanları yaşıyoruz çünkü. Derinleşecek sabrı, zamanı ve enerjiyi kendisinde bulamayan insanların, taklitlerle yetinen ve sürekli bir şeyleri kaçırıyormuş hissiyle bir yerde uzun süre kalamadıkları bir zamanın kayganlığı içinde...

Peki ya aşkın bir kurgusu var mıdır? Filozoflara sorarsak, elbette aşkın da kurgusu var. Yüzyıllardır değişmeyen bir kurgusu var hem de… Son zamanlarda, filozoflar aşkla daha çok ilgilenir oldu, peş peşe aşkla ilgili kitaplar yayımlıyorlar. Adorno, “iletişim kurma olanakları azaldıkça iletişimden daha fazla bahsedilir” der ya, aşka gösterilen bu ilgi, aşkı yitiriyor olduğumuz anlamına da gelebilir…


Wittgenstein’a göre aşk, “dünya dışı” konular arasında yer aldığı için felsefenin de dışındaydı. Aşkın bu “dünya dışı” olma hâlini her zaman sevmişimdir. Çünkü hiçbir zaman tam olarak sonuca ulaşamayacağınız bir gizi barındırır içinde, tıpkı insan gibi. Zaten aşkla ilgili kitaplar yazan filozoflar da bu durumun farkında oldukları için, daha çok aşkın görünümleriyle ilgileniyorlar.

İki farklı metroda tekbaşına bir koltuğa bırakılmış ya da unutulmuş iki ayrı öykü kitabındaki aşkları düşündüm. İki öyküde de aranan ve özlenen bir kadın vardı ve anlatıcılar o kadınları düşler ve düşünürken, kendi yalnızlıklarından kurtulmak istedikleri için dışarı çıkıp insanların arasına karışıyorlardı. İlhan Durusel’in öyküsünde şöyle der anlatıcı: “Şimdi ikimizden başka kimsenin bilmediği bambaşka bir hikâye, kimsenin bilmediği bir dille, kimsenin bilmediği kelimelerle yazılıyor. Bu hikâye de öyle sürüyor, bitmeyecek…” Bir teselli olarak da görülebilir bu sözler… Değişen şey sadece hikâye ve dildir, ister İstanbul metrosunda, ister Bronx metrosunda yaşansın. Aşk, bambaşka hikâyelerde ve dillerde değişmeden varlığını sürdürecek demek, yine de imkânsız geliyor bana. Her şeyin şeffaflaştığı ve hoyrat bir biçimde sıradanlaştırıldığı hayatın kurgusu iktidarlarca belirlendiği sürece, o bambaşka hikâyelerin sadece kitaplarda kalma ihtimali çok uzak değil.

Metrodan inerken, kitabın kapağını yine gazete kâğıdıyla kaplayıp, kalktığım koltuğa bıraktım.