Teslim olmamakta bütün mesele!
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN

Kalabalıktı oda... Zifiri karanlıktı... Görebilmek için odanın duvarına ya bir delik açmalıydınız, ya da bir mum yakmalıydınız... Biri bir mum yaksa az, ama herkes bir mum yaksaydı oda aydınlanırdı. Karanlık biri odada delik açmayı yeğledi. Şimdi yalnızca bir delik vardı, karanlık odada ışığın süzüldüğü... Dışarıdan ışıkla süzülen ay karanlık odanın duvarına yansımıştı. Ters zahiri bir görüntüsüydü ayın. Karanlık biri görüntüyü gösterdi. İnsanlar görüntüye baka baka aşinalık kazandılar, göremez oldular, ama gösterilen şeyi çok iyi bildiklerini sandılar. Herkes görüntüyle yetinirken, içlerinden yalnızca biri dışarıdaki ayı merak etti. Bir Tibet atasözü, “Parmaklarım Ay’ı gösterirken, aptallar parmaklarıma bakar” der. İçerisi ayı görmek istemeyen aptallarla doluydu. Kalabalık adamın gösterdiği o küçücük delikten aya bakmayı yeğlemediler. Adamın parmaklarına baktılar yalnızca, sonra da geri döndüler ayın duvardaki yansımasına.

Oysa onları karanlığa sokmuşlardı. Gözlemcileri karanlık bir odaya kapatarak, izin verildiği ölçüde dış dünyadan sızan görüntülerle baş başa bırakan bu kurgu düştekiler, karanlık odanın yıllar öncesinin camera obscura adını alan bir felsefik fenomeni olarak anıldığını bilemezlerdi.
Marx, ‘camera obscura’ metaforu ile ideolojiyi gerçek yaşamın tersine çevrilmiş bilinci olarak şöyle ifade ediyordu: “Her ideolojide insanlar ve onların ilişkileri, bize, camera obscura’daymış gibi baş aşağı görünüyorsa, bu görüngü de, tıpkı, nesnelerin, gözün ağ tabakası üzerinde ters durmasının doğrudan fiziksel yaşam sürecinden ileri gelmesi gibi, onların tarihsel yaşam süreçlerinden ileri gelir.” Marx’a göre ideolojik yanılsamaların kaynağı, gerçekliğin görüngüsel biçimidir. İnsan zihnine doğrudan yansıyan gerçeğin özü değil, gerçeğin özünü temsil ettiği iddiasında olan, onun görüngüsel biçimi oluyor. Bu durumda, ideolojik bilinç idealizm ile birleşmek durumunda kalıyor.

İsterseniz biz kurgu hikayemize geri dönelim. Küçük bir delikten sızarak karanlık odaya düşen görüntülerin düzenli olması güvenli hissettiriyordu insanları. Oysa bu görüntüler manipüle edilebilirlerdi. Yalıtılmış bir odadaydılar. Dünya ise dışarıdaydı. Zamanla dünya tahayyüllerini yani akıllarını yitirdiler. Karanlık odadaki karanlık adam avuçlarını ovuşturuyordu. Delikten ayın kendisini işaret eden kişi ise aklına koymuştu dışarı çıkmayı. Çıktı da. Ay başka şavkı başka güzeldi. Yansıttığı nesneler bir başka oluyordu. Deniz bir başka, ağaçlar, dağlar bir başka. İyi ki karanlık odadaki ayın görüntü illüzyonuna kaptırmamıştı kendini.
Yineleyecek olursam ne demişti Marx camera obscura metaforunu kullanırken? İdeolojik yanılsamaların kaynağı, gerçekliğin görüngüsel biçimidir. İnsan zihnine doğrudan yansıyan gerçeğin özü değil, gerçeğin özünü temsil ettiği iddiasında olan, onun görüngüsel biçimi. Zihinleri manipüle edebilen şey bu işte. Sözün özü kötü günlerdeyiz ve karanlık bir dönemden geçiyoruz. İktidar iki seçim arasında kanlı bir süreçte toplumu karanlığa sürükledi, zorla karanlık odaya kapadı ve orada kendi illüzyonunu dayattı. Sorun toplumun bu odada kalması, bu illüzyona kendini kaptırması, moral bozukluğuna teslim olması. Ülke koca bir hapishaneye dönüştürüldü, toplum kendini karanlık oda metaforunda görmeye başladı. Şimdi tam da Nazım Hikmet’i anma zamanıdır. Ne demişti büyük usta;

İlerleyen aydınlığın içindeyim
Ellerim iştahlı, dünya güzel.
Gözlerim doyamıyor ağaçlara
Ağaçlar öyle ümitli, öyle yeşil.
Güneşli bir yol gidiyor dutlukların arkasından
Mapushane revirinde penceredeyim.
Duymuyorum ilaçların kokusunu,
Bir yerlerde karanfiller açmış olacak.
İşte böyle Laz İsmail,
Mesele esir düşmekte değil,
Teslim olmamakta bütün mesele!