‘Tezgâhtar kız’ felsefesi
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Bazıları yanmış olsa da tarihi binalara ve Boğaz’a bakarak anlıyorum artık İstanbul’da olduğumu, gazetelerde ölmüş çocuk fotoğraflarına bakınca da bir balon gibi sönmekte olan dünyada olduğumu hatırlıyorum.

Bazıları yanmış olsa da tarihi binalara ve Boğaz’a bakarak anlıyorum artık İstanbul’da olduğumu, gazetelerde ölmüş çocuk fotoğraflarına bakınca da bir balon gibi sönmekte olan dünyada olduğumu hatırlıyorum. İyiye mi gidiyormuş ekonomi, tek adam yönetimiyle istikrar mı varmış artık ülkede?.. Sınırın bir yanında halkın üzerine gaz bombaları atılıyor, diğer yanında gırtlak kesen caniler yaşlı, hasta ve çocuklardan oluşan yoksul insanları kovalıyor. Yüksek teorileri anlamıyorum artık, ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan yorumlardan da gına geldi. Edebiyat dergilerini açıyorum, herkes kendi içindeki kuyuya bakmaya devam ediyor, yok sokaktan bir şey, şairler sızlanıp duruyorlar her zamanki gibi, sınırdaysa TOMA’nın önünde bir köylü kadın koşmaya devam ediyor...

O köylü kadının fotoğrafı, yaşanan bu zaman içinde ümit vaat eden bir kareydi benim için, benzer fotoğrafları Gezi Direnişi sırasında defalarca görmüştük, yüzüne Vendetta maskesi takan pardesülü ve başörtülü bir kadın, direnişin simgelerinden birine dönüşmüştü.

McKenzie Wark, bugünlerde yayımlanan “Kaldırım Taşlarının altında Kumsal Var” kitabında bahsediyor, sitüasyonistlerin “bir tezgâhtar kız felsefesi” ortaya atma iddiasından. Viénet’in “bizim felsefemiz herkesin aklındadır” dediği şeye, yani herkesin içine rahatça girebileceği fikirlere hiç bugünkü kadar ihtiyaç duyulmamıştı. Kitapta yer alan Marx’tan bir alıntı, aslında her şeyi özetliyor: “Filozoflar fikir, şairler şiir, papazlar vaaz, üniversite hocaları ise külliyat üretir. Bir suçlu ise suç üretir. Üretimin bu sonuncu kısmı ile bir bütün olarak toplum arasındaki bağlantıya yakından bakacak olursak, pek çok önyargıdan kurtulmuş olacağız. Suçlu yalnızca suçu değil, ceza hukukunu, bununla birlikte ceza hukuku dersini anlatan hocayı ve bu hocanın ‘metalar’ olarak piyasaya saçtığı kaçınılmaz külliyatı üretir. Bu da ulusal servetin artışını beraberinde getirir.”

Peki IŞİD neyi beraberinde getiriyor, yüz binlerce insanın katliamdan kurtulmak için evini barkını terketmesi?.. Sınırda katliamdan kaçan küçük bir çocuğun üzerindeki tişörtte Eiffel Kulesi’nin resmi vardı, bir başka çocuğun tişörtünde ise bir çizgi film karakteri, gülümseyen bir ördek... O çocuklar şu an güvendeler mi bilmiyorum, çünkü fotoğraflarının çekildiği zaman üzerlerine gaz bombaları atılıyordu; bir başka çocuk sırtında kardeşini, askerlerin gözü önünde bir başka çocuk da kendinden ağır bir bohçayı gözyaşları içinde taşırken… Tüm bu acıların ederi, tişörtteki o Eiffel Kulesi’nin anlamı, ağa takılan balıklar gibi zihnimde çırpınıp duruyor. Roland Barthes, Mehmet Rifat ile Sema Rifat’ın çevirdiği “Bir Deneme Bir Ders: Eiffel Kulesi ve Açılış Dersi” adlı kitabında bahsediyordu, hiç sevmediği halde, Paris’te onu görmediği tek yer olduğu için Maupassant’ın sık sık öğle yemeğini Kule’nin lokantasında yediğinden… Barthes, Maupassant gibi düşünmüyor; “Paris’te hiçbir bakış yoktur ki günün belirli bir ânında ona takılmamış olsun” diyerek, modernliğin, bağlantı kurmanın, bilimin ya da XIX. yüzyılın simgesi oluşunu anlatıyor kitabında. Peki ya, katliamdan kaçan çocuğun üzerindeki tişörtteki Eiffel Kulesi, neyi simgeliyor? Modernliğin, bağlantı kurmanın, bilimin ve XIX. yüzyıla ait vaatlerin sona erişini mi? Sürekli hayal kırıklıkları ve yenilgilerle felsefeyi değiştiren bu dünyayı değiştirecek felsefeyi mi?

Sitüasyonistler, bu dünya ile vaatleri arasındaki uçurumu ortaya çıkaran negatif bir teori oluşturmayı öneriyorlardı. Siyasetin olan ile olması gereken arasındaki gerilimden doğduğunu düşünürsek, o gerilim arttıkça karşımızdaki uçurumun da görünürleşmesi gerekirdi. Üst üste yaşanan ağır işçi katliamları bile, gittikçe derinleşen bir uçurumun kenarında olduğumuzu görmemize yetmiyor, çünkü ne zaman uçurumdan aşağıya bakılsa, iktidardakiler bir numara yapıp dikkatleri dağıtıyor, saptırma ve kışkırtma erbabları olarak… Wark’a göre, rayından çıkmış hayatı yoluna koymak, yine saptırmalar ve kışkırtmalarla mümkün olacak bir şey. Ama önce “bir tezgâhtar kız felsefesi” oluşturmalı, her şeyi ama her şeyi içine alabilen, geçmiş devrimci mücadeleleri taklit ederek değil, o mücadeleleri bir taktik deposu olarak gören, uzlaşmaz olanı uzlaştırır gibi yapmaktan vazgeçen… İçimizdeki kuyulardan başımızı kaldırabilirsek eğer, uçurumun kenarında olduğumuzu göreceğiz. Nietzsche’nin dediği gibi uçurum içimize bakıyor, bu defa Eiffel Kulesi’nden…