‘The Post’ filmi günümüze ilham olur mu?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor.”
Yusuf Atılgan - Aylak Adam

The Post filmini tam da yukarıdaki epigraftaki hislerle yazabilirdim. Öyle yazsaydım “alın işte gerçekten yaşanmış bir olay, yaşasın gazetecilik, yaşasın yürekli insanlar” diye girer ve yürürdüm. Filmden çıktıktan sonra epey yükselmiştim de. Oysa Taksim’den Şişli’ye yürüyene dek, içimdeki “sinemadan yeni çıkmış insan” öldü. Bu yazıya sinemadan yeni çıkmamış diğer insanla devam edeceğiz. Filmin hikâyesini biliyoruz. Çünkü gerçekten yaşanmış, hatta bu köşede bile birkaç kez anlatmışızdır. O yüzden yazacağım şeyler tam spoiler sayılmaz. Sayılsa da Anna Karenina’da, Anna intihar ediyormuş, demek gibi bir şey olur. Filme konu olan olayı hatırlayacak olursak: 13 Haziran 1971 tarihinde The New York Times Yazarı Neil Sheehan, tarihe Pentagon Papers diye geçecek ilk belgeyi yayımlar. Belgeler özetle Amerika Devleti’nin Vietnam Savaşı ile ilgili kamuoyuna söylediği yalanları ifşa etmektedir. Gazete hemen uyarılır, hainlik suçlamasıyla karşı karşıya kalır, belgelerin yayını yasaklanır. Ancak oyun böyle bitmez. The Post filmi de işte Washington Post’u merkeze koyarak basının belgeleri yayınlama konusundaki direnişini anlatıyor. Filmin bu kısmını direnen nasıl kazanıyor işte şeklinde okuyabiliriz ama bana kalırsa o okuma öyle bitmez. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun konusu şu, The Post filmi günümüze ilham olur mu, neden olur ya da neden olmaz?

Kahraman patron ararsak

The Post filminde hikâye gazetenin kadın patronu Katharine Meyer “Kay” Graham üzerinde kilitleniyor. Her şey Graham’ın ikna olması ve yürekliliğine bağlıymış gibi bir manzara resmediliyor. Bu manzarayı dönemin Amerika’sı ve basınında kadınların konumuyla paralel inceleyince de kahramanlık katmerleniyor. Buradaki anlatı ve olayların akışı, bizim de öyle yürekli patronlar beklememiz gibi bir ilham yaratabilir. Hatta günümüzde neden böyle medya patronları çıkmıyor diye hayıflana da biliriz. Bence ilhama da hayıflanmaya da gerek yok, öyle bir kahraman yok ve olmayacak. Bu sorunun cevabı yine filmin içindeki bir karakterde gizli. Kim mi?

Ben Bagdikian

Filmde Breaking Bad ve Better Call Saul dizilerinden tanıdığımız Bob Odenkirk’in hayat verdiği Ben Bagdikian’a yakından bakarsak bir önceki paragraftaki sorunun da cevabını alırız. Büyük medya kuruluşlarının günümüzdeki sahiplik yapısı, bize öyle patronların çıkmayacağını da söyler çünkü. Bunu Amerika ekseninde en iyi tespit eden kitabı da Prof. Ben Bagdikian yazmıştır. Medya alanında çalışanların iyi bildiği The Media Monopoly kitabı ilk kez 1983’te yayımlanır. Amerikan medyasının topu topu 50 kişinin elinde toplandığını bunun ne kadar tehlikeli olduğuna dikkat çekmektedir. Bagdikian, kitabı 2000’lerin başında güncellediğinde bu sayı 5’e inmiştir (Dönüp bir de Türkiye medyasının sahiplik yapısına bakmayalım ağlarız). İşte New York Times, Washington Post ve peşlerine takılan pek çok gazetenin 1971’de sergilediği direnişten sonra değişen şey bu. Trump’ın medyayla olan kavgası yanıltmasın, orada da temel motivasyon “gazetecilik” değil zira.

The Post filmi ve Pentagon Papers olayı elbette gazetecilik ruhunu diri tutmak, hakikatin gücü, halkın yanında olma gibi açılardan ilham olabilir ama oradaki gibi bir “kahraman” patronun insafına kalamayız artık. İşler Hollywood mitleriyle yürümez. Yeni medyanın yaratacağı başka fırsatlara, okurun, izleyenin içinde olduğu başka sahiplik yapılarına, başka ilhamlara ihtiyacımız var. Bu da kendi hikâyelerimizi yazarak olacak. Filmdeki gibi bir kahraman bekleyerek ya da kahraman olmaya çalışarak değil. Bugünün medyasının yaratıcı bir dayanışmaya ihtiyacı var. Hadi bu kez spoiler vermeyelim, filmin sonundaki kese kâğıdından çıkanlar gibi…