‘Tina’ bir kadın adı değildir
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Ölüm sever iktidarın dört duvar arasına sıkıştırdığı bedenlerin, kıyıma uğrayacaklarını bilmelerine rağmen tepki göstermemesi, balıkçının ‘canlı bunlar’ diye bağırarak satmaya çalıştığı balıkları andırıyor

Denize açılmakla değişecek her şey. Ah bir açılabilsek! Dört duvar arasına kapatılmış bedenlerimiz ve düşüncelerimizin ufka doğru yönelmesi, nasıl da değiştirecek bize dayatılmış gerçekliği ve bildiğimiz tüm şeyleri. Bir tekneye atlayıp dümeni ufka doğru kırmaktan bahsetmiyorum sadece. Bir karatahta gibi duvara çakılarak sabitlenmiş, dört duvarla çevrili zihinlerimizin, çivileri söküldüğünde bir sala dönüşmesinden, duvarların ötesine, açık denizlere yönelmesinden söz ediyorum. Yeryüzünü ufuksuzlaştırmaya çalışanlar, zihinleri de dört duvarın arasında duvara çakılı karatahtalar olarak sabitlemeye çalışıyorlar. İktidar, kapalı mekânlarda rehin tuttuğu bedenler ve zihinlerde, başka bir alternatifin olmadığı yanılsaması yaratmak istiyor. Tek alternatif, açlık ile ölüm arasında köşeye sıkıştırılmış insanların ve doğanın öldüresiye sömürülmesi. Bir ölüm iktidarı var karşımızda. Ölüm sever iktidarın dört duvar arasına sıkıştırdığı bedenler ve zihinler rigor mortis, yani ölüm sonrası katılaşmanın tüm belirtilerini sergiliyorlar. Kıyıma uğrayacaklarını bilmelerine rağmen hiçbir tepki göstermemeleri, balıkçının “canlı bunlar” diye bağırarak satmaya çalıştığı tezgâhındaki balıkların halini andırıyor. Baktığınızda dipdiri duruyorlar ve gözleri parlak. Daha dikkatle baktığınızda solungaçlarının da kırmızı olduğunu göreceksiniz. Ama bunların dışında canlı olduklarına dair hiçbir belirti yok; tam bir rigor mortis hali. Bir TINA yanılsaması mı bu yoksa?

İktidar erkektir!
TINA bir kadın adı değildir; Margaret Thatcher da bir kadın değildi. Margaret Thatcher, 1980’lerde uyguladığı neoliberal politikaları savunmak için bir slogan uydurmuştu: TINA (“there is no alternative”, yani “alternatif yok” sözcüklerinin baş harfleri). Bir kadının iktidar sahibi olarak erilleşmesi, yine bir kadın adının bu eril iktidara öncülük etmesiyle örtüşüyor. İktidarın ve sloganının kadınlaşması, iktidarın cinsiyetini saklamaya yetmiyor oysa.  İktidar erkektir; başbakan da olsa, kabinesinde kadınlar da olsa kadının sadece adı vardır: Kadını kazıdığımızda altından alternatifsiz olduğunu iddia eden fallik bir nesne çıkacaktır. Ve bizim eril iktidar da alternatifsiz olduğunu iddia ediyor.

Eril iktidar fallik nesnelerle dolduruyor her yeri: Alabildiğine yükselen betonlar. Ve bu fallik nesnelerin içinde rigor mortis halinde katılaşmış bedenler. Bu erilliğin izini, Anaksagoras’ın madde kavramına dek sürmek mümkün. Maddeyi ikiye ayırmıştı filozof. Bir tarafta etkin bir kuvvet olarak rol oynayan ve Nous (akıl) adını verdiği madde, diğer tarafta bu etkin maddenin biçimlendirdiği edilgen madde. Durmadan form dayatan Akıl erildir. Eril iktidarın akışkan yaşama ölü formlar giydirerek, yaşamı bir rigor mortis halinde dondurmak işine geliyor. Ölüm sonrası katılığına bürünmüş varlıkları istediğiniz gibi tezgâha düşürebilir, sömürebilir ve manipüle edebilirsiniz çünkü. İktidarın tezgâhına düşürülmüş ya da duvarına çakılmış varlıklara iktidar, başka alternatifin olmadığını söylüyor.

Bildiğimiz tekrarlar...
Duvara sabitlenmiş karatahtalar, iktidarın yazısı ile doldurulmaya elverişlidir. Ve ufuksuz bırakılan yeryüzü yine iktidarın yazısı, coğrafya (yer-yazımı) ile doldurularak kodlanacaktır. Zihinlerin ve bedenlerin kapatılma projesini tamamlamak istiyor iktidar. Sık sık deniz kıyısında yürüyüşler yapmanızı ve bizden hep kaçacak ufuk çizgisine, bir zihinsel alıştırma olarak yönelmenizi öneririm. Zihinsel deniz yolculukları, kapatıldığımız ülke denilen hapishaneden kaçma planları yapmamızı sağlayacaktır. İçine kapatıldığımız çember iktidarın düzenlediği ritüellerden, uyuşturan tekrarlardan oluşuyor. Bildik ve beklenen tekrarlar. Bizi şaşırtacak, mevcut şeyler düzenini bozacak olmadık şeyler ufkun ötesinde uzanıyor oysa. O yüzden sık sık ufuk çizgisinin ötesine zihinsel yolculuklara çıkmakta fayda var. Lewis Carroll’un “Aynanın İçinden” kitabında Kraliçe de Alice’e olmadık şeylere inanması için temrin (alıştırma) yapmayı tavsiye ediyordu: “Ben senin yaşındayken günde yarım saat temrin yapardım aksatmadan; bazen, daha kahvaltıdan önce altı tane olmayacak şeye inandığım olurdu.”

Gökyüzüyle deniz
Kapalı ve tanımlı, tekrarlardan oluşan sahte dünyadan kaçmak için Truman Show’un kahramanı da ufka yönelmişti. Ya da Alman Romantizmi’nin kurucularından Johann Gottfreid Herder de denize açıldığında başka alternatiflerin olabileceğini keşfetmişti. Truman’ın teknesinin sahte ufuk çizgisine saplanması korkutmasın sizi. Herder, 1769’da denize açılmayı başarmış ve duygularını şu şekilde ifade etmişti: “Gökyüzüyle deniz arasında salınan bir gemi, düşünceye ne kadar geniş alanlar açıyor! Burada her şey düşüncelere kanat takıyor, hareket veriyor ve hava sahasını genişletiyor! Çırpınan yelkenler, sürekli çalkalanan gemi, gümbürdeyen dalgaların akıntısı, uçuşan bulutlar, sonsuz genişlikteki hava sahası! Kıyıdayken insan ölü bir noktaya takılı ve bir durumun dar çemberiyle sınırlı”  (bkz. Rüdiger Safranski, Romantik, çev. Ali Nalbant, Kabalcı). İktidarın ölü noktasına çivilenmiş ve çemberinin içinde sıkışıp kalmış ölüm katılığındaki bedenlere ve zihinlere Herder’den değerli bir tavsiye.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız