Tineri bırak Erdoğan'ın afyonuna başla
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE
Başbakan Erdoğan, “madde bağımlısı” çocukları “tinerci” diye ötekileştirirken, herkese aynı nazarla bakan bir Müslüman’ın kapsayıcılığı içinde olmadığını, klasik ”iyi ve kötü” ayrımı yapan muktedirlerin tarafında olduğunu bir kez daha gösterdi. Erdoğan’ın “Gençler dinlerini öğrenmesinler de tinerci mi olsunlar” derkenki referansı ve durduğu yer, halkın İslami değil, İslamcıların iktidarıydı. Dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ın asıl derdi, sadece gençlerin “başıbozuk tinerciler” olmasının önüne geçmek değil,  gençlerin kendi tekelindeki “afyon”a başlamalarını sağlamak. Erdoğan “bağımlığa” karşı değil, tam tersine özgürleşmeye karşı.
 
Önce biraz iç dökme ve bazı sorular: Marx ve ve Marksizmin ne dediğini en çok Erdoğan’ın bilmesi gerekir: Yoksulların Tanrılarından başka bir şeyi yoktur. Yoksullar acılarını dindirmek, yoksulluklarını teskin etmek için dine sığınırlar, din yoksul halk için acıları unutturan afyonudur… Öyleyse, bizim yoksul çocukların acılarını dindirmek için kullandıkları “afyon” da tinerdir. Yoksul çocuklar kelimenin gerçek anlamıyla tinerle avunur. Tiner ucuzdur. Tiner çaresizdir. Tiner mecburiyettir. Diyarbakır’ın varoşlarında tek göz evlerde, herkese yetecek yaşam ve herkese yetecek mutluluk bulamayan çok kardeşli çocuklar için sur diplerinde tiner çekmekten daha teskin edici bir afyon var mı? Diyarbakır’da, Malatya’da ya da İstanbul Taksim’de tiner çeken bu çocukların hemen hepsi iktidarın ve savaşın çocukları değil mi? 

DİN “AFYON” MU, “PROTESTO” MU?
Şimdi Marx’ın şu “din afyondur” ya da “din halkın afyonudur” sözünden yola çıkarak söylediğimiz “Erdoğan’ın afyonu” meselesini biraz açalım. Açalım ki, Erdoğan’ın afyonuyla Marx’ın afyonu arasındaki fark da ortaya çıksın. Daha doğrusu sözü “Din ‘afyon’ mu, ‘protesto’ mu?” başlıklı yazısında meseleyi çok güzel izah eden BirGün yazarı Burhan Sönmez’e bırakalım:

“Marks, “Din afyondur” demekle kalmaz. Bu ifadeden önceki ve sonraki cümlelerde din üzerine düşüncelerini açıklar: “Dinsel sıkıntı hem gerçek ıstırabın bir ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, mazlum varlığın feryadı ve ruhsuz koşulların ruhu olduğu gibi kalpsiz bir dünyanın da hissiyatıdır” der.

Bu sözler, “Din halkın afyonudur” ifadesiyle bir arada değerlendirildiğinde, dine bakışta Marks’ın dinamik bir yaklaşıma sahip olduğu görülür. Çünkü din, hem “halkın afyonu” hem de “gerçek ıstıraba karşı bir protesto” olabilmektedir. “Afyon” ifadesinden önceki ve sonraki cümleler arasında görülen fark, Marks’ın çelişkiye düştüğü anlamına gelmez, aksine bu konuya diyalektik bir bütünlük içinde yaklaştığına işaret eder…”
 
İşte, Burhan Sönmez’in çok güzel özetlediği gibi, hem “halkın afyonu” hem de “gerçek ıstıraba karşı bir protesto” olabilen din, Erdoğan iktidarının elinde sadece bir “afyon” olarak kullanılmakta. Tinercilik ise, bütün afyonlara karşı gelen “kötü çocukların” protestosu olarak karşımıza çıkmaktadır.  Öyleyse, Erdoğan’ın endişelenmesine hiç gerek yok: “İyi çocuklar” afyon çeker, kötü çocuklar tiner içer… AKP iktidarında kötü çocuklar karanlıklarda kaybolurken,  iyi çocukların gemicikleri afyonlu, efsunlu sularda yüzer gider… Hem ne demiş liberaller: Herkesin yolu kendine… Bırakınız yapsınlar,  bırakınız geçsinler…

MİLTON FRIEDMAN’I DA BİLMEZLER
Ama bizim liberallerin neredeyse tümü gibi Başbakan Erdoğan’ın da liberallerden haberi yok. Belki de liberalizmi herkesi hizaya getirme özgürlüğü olarak algılıyor. Her neyse…  

Şüphesiz ki, Milton Friedman serbest piyasanın dünyadaki en radikal ve en etkili teorisyeniydi. ABD başkanlarına danışmalık yapan Friedman’n bizimkiler sadece sendikaların ve devletin piyasaya sıfır etkisi olması gerektiği gibi şeyler söylediğini bilirler. Düşmez kalkmaz bir kapitalizm olduğuna, başka her şeyin krizle yok olacağına inanan Friedman bakın 1994 yılında “uyuşturucu” konusunda neler söylemiş. 

„Amerika’nın uyuşturucu politikasını ahlaksız buluyorum. Amerika’nın uyuşturucu politikasını, büyük kentleri yaşanmaz hale getirdiği ve bir sürü masum insanı kurban haline getirdiği için ahlaksız olarak değerlendiriyorum. Bunun için ben bizim uyuşturucu politikalarımıza karşıyım. Uyuşturucu aynı alkol gibi işlem görmeli. Çocuklara satış olmamalı, diğer her şeyi serbest piyasa kendi belirlemeli…Uyuşturucu piyasası da tıpkı diğer piyasalar gibi serbestçe belirlenmeli.. ”

Milton Friedman ayrıca, ABD’nin Latin Amerika’da ve bütün dünyada yürüttüğünü iddia ettiği uyuşturucu politikalarını  “ekonomik olmadığından değil, ahlaksız olduğu için” reddettiğini söylemişti. Ama “tinercilerle” ilgili hiç bir şey söylemiyor…
 
Yoksul halkın madde bağımlısı çocuklarını “tinerci”  diye aşağılayan Başbakan Erdoğan’ın, neo liberal sömürü politikalarına karşı gelmesinler diye aynı yoksul halkı yıllardır  “din afyonu” kullanarak uyutmasına nasıl olsa kimse bir şey demiyor. Bunun serbest piyasaya bir müdahale olduğunu da kimse söylemiyor. Asıl soru şu: ABD’nin her istediğini yapan, Müslüman ülkelerin hemen hepsiyle kavgalı olan bir iktidarın Allah aşkına İslam diniyle, gençlerin dindar yetiştirilmesiyle “afyon ilişkisi” dışında başka ne ilişkisi olabilir?

DEMOKRAT DEĞİL SAĞ POPÜLİST
Şimdi gelelim meselenin diğer boyutuna. Başbakan Erdoğan’ın bazı konuşmaları sonucu, yine “kâğıdı bir yana atarak konuştu”  gibi değerlendirmeler yapılıyor, yani aslında Erdoğan’ın “AKP’nin resmi ideolojisi dışında” konuştuğuna vurgu yapılıyor, AKP’nin aslında ”evrensel değerleri ve demokrasiyi” savunduğu söyleniyor. Ancak hem Erdoğan’ın hem de başka AKP’lilerin benzer sözleri artarda getirildiğinde AKP’nin resmi ideolojisinin Avrupa ölçeğinde değerlendirildiğinde bayağı bir aşırı sağcılık olduğu, en azından sağ popülizme denk geldiği görülmekte.
Örneğin eşcinselliği hastalık gören bakan da AKP’deydi, sanatçıya “aşüfte” diyen genel müdür de. Üstelik bunların siyasi kariyerlerine bu sözleri ettiği dönemde hiçbir zarar gelmedi. “Kendi rızasıyla onlarca kişiyle birlikte olan çocuk sex işçilerini” de biz bu iktidar zamanında gördük. Bunların hiç biri olmasa bile, Başbakan Erdoğan’ın son sözleri gösterdi ki, AKP’nin uyuşturucu ve bağımlılık konusundaki bakış açısı, Avrupa aşırı sağının bakış açısıyla paralellik gösteriyor.

BAĞIMLILIĞIN DİNİ İMANI OLMAZ
Her neyse,  bütün medeni ülkelerde uyuşturucu bağımlılığı AKP’lilerin sandığı gibi bir tür sapkınlık, yoldan çıkmışlık veya “tercih” değil “madde bağımlılığı” içinde görülen bir hastalık olarak değerlendirilmekte. Madde bağımlılığının “ahlaksızlık” ya da “ahlakla” ilişkisi ise, ancak baş ağrısının ahlakla olan ilişkisi kadar görülmekte.
 
Bağımlı olduğu için tedaviye alınan veya kamuya ait kurumlarda kalan uyuşturucu bağımlılarına dinle ilişkisi veya dindar olup olmadığı sorulmamakta. Uyuşturucu bağımlılarının da birbirlerine “ya arkadaş sen ne kadar dindarsın” veya “senin dinin ne” diye sorulduğu da olmaz. Hatta Başbakan Erdoğan, bir zahmet edip Avrupa’da yaşayan Müslüman Türkiyeli göçmenlerin uyuşturucu kullanımı veya bağımlılığının hiçte düşük olmadığını, uyuşturucu bağımlılığı ile dindarlığın hiçbir ilişkisinin olmadığını öğrenebilir.  Ve en önemlisi, yasalarla yönetilen ülkelerde “dindar mı” “ahlaklı mı” gibi sorular yerine “yasal mı” sorusu sorulur.
 
YOKSULLAR UYUŞTURUCU BAĞIMLISI OLUR
Hele hele gençlerin eğitimi, gelecek nesilleri yetiştirme gibi konuları konuşurken, çocuk yaştaki madde bağımlılarını, muhafazakâr ahlakçı bir söylemle,  kavrama aşağılayıcı bir anlam da yükleyerek “tinerci” diye nitelendirmek, ancak kendini ve yönettiği ülkeyi dünyanın merkezi gören muktedirlerin ayıbı olabilir.
 
Çocuk yaştaki birinin tercih yapamayacağını hatırlarsak, madde kullanımı ya da bağımlılığının da bir tercih olamayacağını ya da dindar olmanın alternatifi olamayacağını anlarız. Bütün madde bağımlılarının, bütün hastaların olduğu gibi, sorumluluğu toplumda olsa da, çocuk yaştaki madde bağımlılarının sorumluluğu iki kez toplumdadır. Çocukların hem bağımlılığa düşmeleleri hem de bağımlılık hastalığına yakalandıklarında tedavi görmeleri için öncelikle toplum adına hükümetin devreye girmesi gerekir. Başbakan Erdoğan öncelikle,  “tinerci” diye yaftaladığı çocuk yaştaki madde bağımlılarının, birbirinden farklı birer dünyaya ve hayata sahip olan hastalar olduğunu unutmamalı…  Evet, ben, “Kendi rızasıyla onlarca kişiyle cinsel ilişkiye giren” çocukların yaşadığı bir toplumda ve hukukta yaşadığımızı bir an unuttum da.
 
Son olarak şunu da unutmamak gerekiyor: Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de uyuşturucu bağımlılarının çoğu yoksullardır. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de daha çok yoksulların hasta olduğu gerçeği gibi bir gerçek bu.
Türkiye’de bağımlılık ve uyuşturucu konusunda Başbakan’ın algısının yanlış olduğu bir yana, toplumsal algı da bayağı çarpık. Türkiye’de uzun süredir şu veya bu sanatçının ya da tanınmış simanın kokainle veya esrarla yakalandığını duyarız. Uyuşturucuyla ilişkisi olanların ya da uyuşturucu kullananların, sanki hepsi böyleymiş gibi, genelleme yapılarak, bunu zevk için tercih ettiği anlatılır. Kokain partilerinde ya da esrar âlemlerinde yakalananların isimlerinin deşifre edilmesi bir yana, emniyetten ya da cezaevlerinden adeta canlı yayın yapılır ve toplum olarak bir linç ya da eğlence izleriz. Sanki belli bir özendirme ve eğlence de vardır işin içinde. Ancak böylelikle bir yandan da toplumsal bellekte uyuşturucunun ve bağımlılığın zenginlerle ya da sanatçılarla ilişkili bir şey olduğu algısı oluşur.
Hey şerde bir hayır vardır derler. Erdoğan’ın son sözleri belki de uyuşturucunun ve bağımlılığın yoksulların hayatıyla ilgili olduğunu gündeme getirmesi açısından hayırlara vesile olur. Ancak Erdoğan’ın bakış açısında somutlaşan Türkiye’nin uyuşturucu ve bağımlılık politikasının yoksullara değil, sadece silahlı uyuşturucu mafyalarına ve devlet içinde uzantıları bulunan, devletçe korunan uyuşturucu baronlarına hizmet ettiği kesin.  

“Tinerci” değil “hasta”
Almanya uyuşturucu bağımlılarına karşı “bağımlılık hastalığı” kavramını kullanmayı tercih ediyor. “Uyuşturucu” ile mücadele de “bağımlılarla mücadele” değil, tacirlerle mücadele altında ele alınıyor. Avrupa’nın hemen bütün ülkelerinde konuya aşağı yukarı Almanya’daki gibi yaklaşılıyor.
 
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da da uyuşturucu kullananlar için, çeşitli kentlerde “iğne odaları” diye tabir edilen mekânlar bulunuyor. Uyuşturucu bağımlılarının temiz şırınga bulabilecekleri, hatta uyuşturucu kullanabilecekleri,  arkadaşlarıyla buluşabilecekleri, çay kahve içebilecekleri, hatta gidecek yeri olmayan bağımlıların kalabilecekleri mekânlar olarak düzenlenen bu kurumlarda sosyal hizmet uzmanı ve hemşire gibi personel de bulunuyor.  Devletin finanse ettiği bu kurumların asıl hedefi, uyuşturucu bağımlısını sokaktan kurtarmak ve bağımlıya ayak basacağı bir mekân göstermek. Uyuşturucu bağımlısı birinin, isterse terapiye de yönlendirildiği bu merkezler uyuşturucu bağımlılarına her türlü danışmanlık hizmeti de veriyor. İşin ilginç yanı, Almanya’da bu ay yapılan bir istatistik bu tür mekânlar olan şehir ve eyaletlerde olmayanlara göre daha az uyuşturucu bağımlısının ortaya çıktığını ve daha az uyuşturucu sonucu ölümlerin yaşandığını gösterdi.
 
Şu eyaletlerde bu tür merkezler bulunuyor: Berlin, Hamburg, Hessen, Niedersachsen, Nordrhein-Westfalen ve Saarland.
 
Hükümet ya da devlet politikası böyleyken sol partiler uygulamanın daha da özgürleştirilmesini savunuyor. İşte partilerin bakış açısı:

DİE LİNKE: BAĞIMLIYA ÖZGÜRLÜK, BARONLARA CEZA
Almanya’daki Sol Parti Die Linke programı, uyuşturucu kullananların suçla ilişkisinin kurulmamasını ve uzun vadede bağımlılar için uyuşturucu kullanımının legal olmasını içeriyor. Solun programında 'önleyicilik' ve 'bağımlılık' kavramları öne çıkıyor.

Parti,  “sert” ya da “soft” bütün uyuşturucuların bağımlılara serbest olmasını öneriyor! Die Linke hafif uyuşturucu kullananların Cannabis-Club adı altında bir araya gelmelerini ve kendi bitkilerini kendilerinin yetiştirmesinin yasal olmasını savunuyor. Bunu Meclis Sağlık Komisyonu’nun gündemine bile getirdiler. Die Linke, İspanya’da bunun denendiğini ve başarı elde edildiğini belirtiyor. Die Linke Meclis Uyuşturucu Politikaları Sözcüsü Frank Tempel “yasakla hiçbir yere varılamayacağını” söylüyor.

Die Linke’nin önerdiği, Cannabis-Club, resmi dernek biçiminde örgütlenmeli ve ticari amaç gütmemeli. Her üyeye 30 gram uyuşturucu taşıma hakkı veren dernek, üyeler dışında işçi çalıştırmayı da yasaklıyor. Tempel, dernek biçiminde örgütlenmenin Hollanda’daki gibi, Coffee Shopları da engelleyeceğini düşünüyor. Coffee Shoplar uyuşturucudan para kazanıldığı için satılan mallara bağımlılık yapan madde katkısı yapıldığını ve THC değerlerinin yükseltildiğini belirtiyor. Ayrıca önerilen derneğe 18 yaşın altında kimse üye yapılamadığı gibi, girmesi de yasak.
Frank Tempel, böylelikle bağımlı kişinin uyuşturucu almak için 'suç' işlemeyeceğini, suçlulardan oluşan bir pazarın ortadan kalkacağını belirtiyor. Milletvekili olmadan önceki görevi polislik olan ve polis sendikasında aktif çalışan Tempel, insanın zaten mutlaka ihtiyacı olan bir şeyi elde etmesinin suç oluşturmaması gerektiğini belirtiyor. Tempel, “uyuşturucu temin etmek için verilen çabanın, işlenen suçların zararı, uyuşturucu kullanıldığında ortaya çıkan zarardan daha fazla” diyor.

Parti yöneticilerinden Gregor Gysi ise, kullanıcıların değil, uyuşturucu baronlarının cezalandırılması gerektiğini vurguluyor.

KORSAN PARTİ: TÜKETİM VE ZEVK TOPLUMUN TEMELİ
Bütün Avrupa’da yeni bir siyasal fenomen olarak ortaya çıkan Korsan Parti, uyuşturucu bağımlılığı konusunda sol bir politika izliyor. Korsan Parti Sözcüsü Aleks Lessman’ın uyuşturucu politikasıyla ilgili basına yansıyan açıklaması şöyle:

“Avrupa’da 100 yıldır aynı uyuşturucu politikası ve uyuşturucu yaklaşımı hâkim. Son yüzyıllık uyuşturucu politikası ve yaklaşımı ortaya sağlıklı bir sonuç çıkarmadı. Öyleyse, uyuşturucu sorununu çözmek için kullananı suçlama ve kullanımı yasaklama dışında başka bir yol denemeliyiz. Eski politikada devam edersek yalnıza mafya yapılanmasına hizmet etmiş oluruz…”

2011 yılı sonunda toplanan Korsan Parti genel kurulunda parti, bağımlılara karşı Sol Parti’nin savunduğu programı savunurken, her türlü uyuşturucunun yetişkinlere serbest bırakılmasını karar altına aldı. Korsan Parti’nin konuyla ilgili felsefesi şöyle ifade ediliyor: “Zevk alma ve tüketim toplumuzun en önemli bileşeni değil mi? Öyleyse, uyuşturucu kullanımı da temelinde böyle bir toplumsal görevi yerine getiriyor…” Korsan Parti kararında acı bir istihza da var: “Devlet serbest piyasaya müdahale etmezken neden bu piyasaya müdahale ediyor ki…” Yaşasın serbest piyasa!

Hayır, orsan Parti hiçte “üç beş tinercinin partisi” değil. Berlin eyaleti seçimlerinde yüzde 9 oy aldı ve 15 milletvekiliyle eyalet parlamentosunda temsil ediliyor.

YEŞİLLER: BAĞIMLILARA CEZA DEĞİL YARDIM
Yeşiller, Avrupa’da hafif uyuşturucunun legal olması talebini ve uyuşturucu bağımlılarına “suçlu değil hasta” gibi davranılması politikalarını ilk başlatanlar. Almanya’da Yeşiller- Sosyal Demokratlar koalisyonunda bu konuda önemli yasal düzenlemeler yapıldı.

Yeşiller Meclis Grubu İdari Amiri Volker Beck’in, 25 Ocak 2012 tarihinde Die Linke’nin Meclis’te gündeme getirdiği Cannabis-Clubs önerisi üzerine yaptığı konuşmadan bazı bölümler şöyle:

“Uyuşturucu kullananların suçlanması politikaları iflas etmiştir. Bu nedenle, çocukların korunmasını şart koşarak,  uyuşturucu bağımlılarına yasal olarak uyuşturucu dağıtılmasını savunuyoruz. Bunun için raporu olan herkes uyuşturucuya yasal ulaşabilmeli.  Buna ek olarak, bağımlılar için ikame tedavi ve terapi öneriyoruz, psiko -  sosyal destek hizmetleri verilmeli ve ihtiyaç halinde uyuşturucu bağımlısı devletten bakıcı yardımı da alabilmeli.  Uyuşturucu kullananların suçlu ilan edilmesi bizi bir çıkmaz sokağa sürer. Bağımlılar ceza değil, yardım bekliyor. Uyuşturucu politikası özünde sağlık politikasıdır.

SOSYAL DEMOKRAT PARTİ: SAĞLIK VE YARDIM 
Almanya Sosyal Demokrat Parti (SPD) programında “uyuşturucu politikasında yeni bir yol bulmamız gerekiyor” deniyor. Partinin önerdiği yeni yol şöyle tarif ediliyor: Bağımlılara yardım ve sağlığın ön planda tutulduğu yeni bir uyuşturucu politikası uygulayacağız. İnsanların bağımlı olmamaları için, bağımlılık tehlikesi içinde olan insanlara karşı her türlü aydınlatmayı yapmak ve koruyucu önlemleri almak zorundayız.   Biz bağımlılığın bir hastalık olduğunun ve tedavi edilmesi gerektiğinin bilincindeyiz.

Ancak uyuşturucu mafyasına karşı da savaşımız devam edecek. Uyuşturucu suçluluğunu daha tabanda engelleyeceğiz. Biz bağımlılar için yardım, uyuşturucu tacirlerine karşı sert bir mücadele öneriyoruz.