Tırnağı Karıncalı
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

“İspanya Kraliçesi İzabel’in desteğiyle Christof Columbus, 3 gemi dolusu insanla, Amerika ana karası yakınlarında bir adaya ayak bastığında, tarih 12 Ekim 1492’yi gösteriyordu ve o Hindistan’a vardığını sanıyordu; bundan dolayı da yerlileri ‘Indian (Hintli)’ diye adlandırdı...” Nasılsa bu kez beni ilgiyle dinleyen ufaklığa “Okuluna yardımcı olacağımı sanıyorsan aldanıyorsun. Dersimi resmi tarih üzerinden çalışmadım,” diyorum.

“Ben kızılderilileri seviyorum, onlarla ilgili bir sürü şey araştırdım,” diyor. “Eh, o zaman yeri geldiğinde yardımcı olursun... Kolomb günlüğünde şöyle diyor: ‘Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar son derece sade, dürüst, eli açık insanlar. Kendilerine ait herhangi bir şey isteyince hemen veriyorlar.

Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar...’ Daha sonra İspanya Kraliçesine şöyle yazıyor: ‘Yeryüzünde bunlardan daha iyi insanların bulunmadığını majestelerinin önünde ant içebilirim.

Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar…’ Kolomb, şöyle bağlıyor işi ama: ‘Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yapabiliriz!’”

“‘İyi çocuk’ diyecektim Kolomb’a neredeyse,” diyor ufaklık.

“Bartolomè de Las Casas’ın 1542’de İspanya Prensi II. Philip’e sunduğu Kızılderili Kıyımı kitabı, Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini dünyanın gözleri önüne sermiş bir tarihi belge: ‘Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını gözlerimle gördüm. Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarına, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğine, çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarına tanık oldum. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar...’
tirnagi-karincali-413815-1.
Nasıl eğleniyorlarmış ufaklık? Ne diyorsun, hele bebelerle ‘gülle atmaca’ oynamalarına?!”

“İğrenç, korkunç, hayır ikisi de değil, başka bir şey!”

“Evet, başka tür yaratıklar, sömürgeciler-elkoyucular-ırkçılar-yayılımcılar...”

“Say say bitiremedin!” diyor.

“1492’de başlıyorlar, 1542, 1886 derken 70 milyondan çok yerliyi öldürüyorlar!” diyorum.

“Benim işim yerlilerle bundan sonra!” diyor.

“Ne işi?”

“Soykırımı, Kızılderililerin yok edilişini gündeme taşımak...”

“Nasıl?”

“Okulun duvar gazetesinde, bir kızılderili yazıyormuş gibi...”

“Biliyor musun ufaklık, güzel bir yüreğin var ancak aklın hala çocuk...”

“Hemen bul bir Kızılderili adı bana, uydur istersen…”

“Cıltak.”

“Kızılderili adına benzemedi pek?”

“‘Kavgacı, huysuz’ karşılığı.”

“Ben mi?”

“Ya da, Tırnağı Karıncalı.”

“Bunu fena atmadın da, ne?”

“Uydurmuyorum. Yine Derleme Sözlüğü’nden, ‘belalı’ demek; bu sana uygun düşüyor ama Kızılderilicesini bilemem.”

“Peki başka?”

“Sürdürürüz de, şimdi bitirelim; yarın, 116.doğum gününde Nâzım’dan az-öz dizelerle: yüklü yemiş dallarıdır kollarımız/ silkeler durur düşman/ silkeler durur bizi/ ve yemişimizi daha rahat/ daha kolay toplamak için/ vurur prangayı ayağımıza değil/ vurur prangayı kafamızın içine.“