TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Şube Başkanı Köymen: Barınma hakkı yerine afla sorun çözülmüş gibi yapılıyor
30.07.2018 10:10 RÖPORTAJ
Devlet yurttaşların konut hakkını ve barınma hakkını sağlamak yerine, vatandaşın yapmış olduğu bu kaçak yapılara belli bedeller karşılığında ‘af’ uygulayarak sorunu çözmüş gibi davranıyor

MELTEM YILMAZ @meltemmmylmz

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Esin Köymen, bu haftaki Pazartesi Söyleşisi’nin konuğu oldu.

Geçen günlerde Sütlüce’de çöken binanın, Türkiye’deki kentsel dönüşüm gerçeğine dair net bir fikir verdiğinin altını çizen Köymen, kısa süre önce çıkan imar affına ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Bakanlık yetkilileri buna “imar barışı” diyor. Bu konuda yakın zamanda karşımıza çıkabilecek tehlikeleri şimdiden öngörmemiz mümkün. Örneğin Sütlüce’de hafriyat nedeniyle çöken kaçak yapı da dahil olmak üzere, tüm kaçak yapılar yasa da belirtilen istisna durumlar hariç, imar affından yararlanabilecek. Üstelik bu yapıların sağlamlığı ile ilgili tüm sorumluluk da yapı sahiplerine yükleniyor. Devlet yurttaşların konut hakkını ve barınma hakkını sağlamak yerine, vatandaşın kendi kendine yaptığı, çoğunun da mimarlık ve mühendislik hizmeti almamış olduğu bu kaçak yapılara belli bedeller karşılığında ‘af’ uygulayarak sorunu çözmüş gibi davranıyor.”

»Geçen günlerde Sütlüce’de bir bina çöktü. Bu ve bu gibi olumsuz durumlara gebe pek çok olay kentsel dönüşüm konusunda neyi ortaya çıkarıyor? Türkiye’de kentsel dönüşüm projelerinde gelinen son durum nedir?
Kentsel dönüşüm ve kentsel yenileme kavramları 1999 Marmara depreminin hemen ardından sıkça konuşulur hale geldi. Özellikle deprem karşısında daha güvenlikli yaşam alanları oluşturulması gerekliliğine vurgu yapılarak, yeni hazırlanan imar planlarında pek çok mahalle “kentsel dönüşüm alanı” olarak ayrılmıştı. Bu mahallelerin ortak özellikleri ise, işçi ve emekçilerin yoğun olarak yaşadığı, gecekondu yerleşmeleri olmalarıydı. 2005 yılından itibaren bu mahallelerde devam eden dönüşüm projelerine hep birlikte şahit olduk. Sonuç; depreme karşı güvenli mekanları değil, yerinden sürgün edilen mahallelilerin dramını gördük. Fener-balat, Sulukule, Fikirtepe vb. yerlerde uygulanan dönüşüm projeleri eski kullanıcılarının çok büyük bir kısmının yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalmasıyla ve kültürlerin yok edilmesiyle sonuçlandı. Ayrıca ortaya çıkan yeni kent dokularına bakıldığı zaman da, yoğun yapılaşmalar, yüksek yapılar, kentle ve mevcut kent planlamasıyla ilişkisi koparılmış yerleşim alanları göze çarpmaktadır. Kentsel dönüşümün bir müteahhitlik faaliyeti olarak görülmesinin sonucudur bunlar. “Ne kadar çok inşaat alanı o kadar iyi kentsel dönüşüm” kavramı, hem yerel hem de merkezi iktidarlar tarafından sürekli olarak dile getirildi. Sonuç; planlama ilkelerini hiçe sayan, bilimsellikten uzak plan tadilatlarıyla, yaşanmaz hale getirilen bir kent.

»Yıllardır inşaat sektörüne dayalı olarak sürdürülen ekonomi politikaları nedeniyle bu alan en çok yasal düzenlemenin yapıldığı alan olarak da karşımıza çıkıyor.
Evet, ihale yasalarından, imar yasasına, imar yönetmeliklerine uzanan pek çok alanda sürekli olarak değişiklikler yapıldı. Tüm bu değişiklikler incelendiğinde karşımıza iki başlık çıkıyor: Bir, bilimsel çalışmaların, evrensel hukuk kurallarının, kültür varlıklarının, doğal çevrelerin, meslek ilkelerinin, planlama ilkelerinin değersizleştirilmeye çalışılması ve hiçe sayılması, kişiye özel uygulamaların yapılması. İki, her türlü inşaat faaliyetinde “kuralların” ve “denetim” mekanizmalarının önemsizleştirilmesi. Son yıllarda yapılan ve gerek meslek odaları ve de gerekse mahalle dernekleri gibi yapılarla olumsuzlukları üzerine vurgu yapılarak, mücadele edilen, yargıya taşınarak iptal edilmesi için çalışılan tüm proje uygulamaları, plan tadilatları ve mega projeler için az önce bahsettiğim 2 başlıktan yani “hukuksuzluktan”, “kuralsızlıktan”, “denetimsizlikten” söz etmemiz mümkündür. Ekonominin lokomotifi gibi düşünülen inşaat sektöründe “hız” tüm kuralları ve denetimi geriye iten bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla hızlı yatırımların sonuçlarını maalesef vatandaşlarımız canıyla ödemek durumunda kalıyor. Tüm iş kazalarını, tren kazalarını, maden facialarını, yangınları ve örneklerini çoğaltabileceğimiz pek çok olumsuz durumu incelediğimizde karşımıza çıkan bilimsel verileri kullanmayan, denetimsiz ve maliyet düşürmek için gerekli tedbirlerin alınmadığı uygulamalardır. Geçenlerde Sütlüce’de olan hafriyat çökmesi ve buna bağlı olarak da yan parseldeki binanın çökmesi de aynı tedbirsizliklerin sonucu.

tmmob-mimarlar-odasi-istanbul-sube-baskani-esin-koymen-barinma-hakki-yerine-afla-sorun-cozulmus-gibi-yapiliyor-493279-1.

»Kısa bir süre önce çıkan “imar affı” düzenlemesini karşımıza ne gibi tehlikeler çıkarıyor?
Bakanlık yetkilileri buna “imar barışı” diyor. Bu konuda yakın zamanda karşımıza çıkabilecek tehlikeleri şimdiden öngörmemiz mümkün. Örneğin Sütlüce’de hafriyat nedeniyle çöken kaçak yapı da dahil olmak üzere, tüm kaçak yapılar yasa da belirtilen istisna durumlar hariç, imar affından yararlanabilecek. Üstelik bu yapıların sağlamlığı ile ilgili tüm sorumluluk da yap sahiplerine yükleniyor. Devlet yurttaşların konut hakkını ve barınma hakkını sağlamak yerine, vatandaşın kendi kendine yaptığı, çoğunun da mimarlık ve mühendislik hizmeti almamış olduğu bu kaçak yapılara belli bedeller karşılığında “af” uygulayarak sorunu çözmüş gibi davranıyor. Çok açıktır ki bu bir çözüm değil, ilerde olabilecek pek çok facianın yolunu açan bir düzenlemedir. İmar kanunu’nun 16. maddesi’nde yapılan değişiklik de amaç şöyle açıklanıyor: “Afet risklerine hazırlık kapsamında, ruhsatsız, ruhsat ve eklerine aykırı veya imar mevzuatına aykırı yapıların kayıt altına alınması ile dönüşüm projelerine finans sağlayarak dönüşüm daha hızlı ve etkin yapılması…” Düzenlemenin amacının “dönüşüm projelerine finans sağlamak” olduğu buradan açıkça belli oluyor. Yoksa kaçak yapıları kayıt altına alarak “afete hazırlanmak” olsa olsa kötü bir şakadan ibarettir.

»Kentsel dönüşüm alanlarına dikilen yapılardan en tehlike arz edenler hangileri, Türkiye genelinde birkaç örnek verir misiniz?
Kentsel dönüşüm ya da özel imar planı tadilatlarıyla yüksek yoğunluklu yapılaşmalara açılan alanlarda en temel sorun, büyük çaplı hafriyatların yapılması, kimi zaman da zemin durumu nedeniyle bu hafriyatlarda dinamit patlatma yöntemlerinin kullanılmasıdır. Özellikle yerleşim alanları içinde yapılan bu tür uygulamalar çevredeki binalara ciddi zararlar vermektedir. Geçen yıl Küçükyalı karayolları arazisinde yapılan hafriyat sırasında bu yöntem kullanılmış ve çevredeki pek çok yapı zarar görmüştü. Tedirgin olan vatandaşlar konu ile ilgili pek çok ilgili makama şikayette bulunmasına ve tepkilerini dile getirmesine rağmen bu uygulama devam ettirilmiştir. Oysa ki yerleşim alanlarında dinamit kullanılarak hafriyat alınmaması gerekiyordu.

»Büyükşehirlerdeki gökdelen tarzı binaların güvenilirliği ne düzeydedir? Son dönem dikilen Çok katlı binalar ne kadar güvenli?
Yüksek yapıların olduğu komplekslerin çevreye verdiği en temel zararlardan biri de derin ve yaygın hafriyatlar nedeniyle toprak altının da betonlaşmasıdır. Son günlerde sıkça karşılaştığımız sel baskınlarıdır. Ki yakın zamanda Ankara ve İstanbul’da pek çok örnek yaşadık. Otopark yapmak gerekçesiyle parsellerin neredeyse tamamında yapılan bodrum katlar nedeniyle yağan yağmurun toprakla buluşmasının önü kesiliyor ve sonuçta yüzeyde akar halde kalan su, sel baskınlarına neden olarak başka bir afete kapı açıyor. Yüksek yapıların iklim değişiklikleri, rüzgâr koridorları üzerindeki etkilerini de söylemek lazım elbette. Yüksek yapıların ağırlıklı olarak; dönüşüm projelerinin olduğu alanlarda ve kamuya ait olmasına rağmen özelleştirilmesi sonucu yapılaşmaya açılan alanlarda yapıldığını biliyoruz. Bir de son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan “riskli alan” ilan edilen yerlerde bakanlık tarafından yapılan imar planlarıyla imar artışı olan alanlar var. Yani plan tadilatıyla imar artışı yaratmanın bir aracı olarak “riskli alan” kavramını kullanmak.

***

Kentlerin dokusu değişiyor

»Yıllardır, AKM olmak üzere yıkılan sembol binalar, değişen sokak isimleri, kentlerin silinen hafızası... Bu kimliksizleşme kentlerin sosyal yaşamına nasıl yansıyor?
Evet, kentlerde hızla bir doku değişikliği oluşuyor. Kamusal alanların yapılaşmaya açılması sonucu kentlerde olması gereken yeşil alanlar, parklar ve hatta orman alanları hızla tüketiliyor. İmar affı düzenlemesiyle bu sorun daha da büyüyecektir. Siyasi iktidar kendi görüşü doğrultusunda kent mekanlarını yeniden şekillendiriyor. Atatürk Orman çiftliğinde yapılan kaçak saray, Taksim’de yıkılan AKM, Gezi parkına yapılmaya çalışılan Topçu kışlası, Çamlıca tepesine yapılan cami, Maltepe sahildeki dolgu alanı üzerine yapılan mescitler, siyasi otoritenin kent kimliği üzerine attığı imzalardır. Çok kısa zaman dilimi içinde kentlere ve hatta kırsal alanlara yapılan büyük çaplı müdahaleler nedeniyle insanların mekanla kurdukları hafıza ilişkileri de yok edilmeye çalışılmaktadır. Ülkenin her yerinde birbirine benzeyen yapılardan oluşan kent ve hatta kırsal alan dokuları gittikçe tek tip bir yapılı çevreyi oluşturuyor. Demokratik toplumlardaki özgürlüğün getirdiği çeşitliliği, muhafazakar ve baskıcı rejimlerle yönetilen toplumlarda göremeyiz. Yerleşim alanlarının oluşturduğu dokular o toplumların yaşantı biçimleri, yönetilme biçimleri hakkında da oldukça detaylı bilgi verir. Bizdeki yerleşim alanları ile ilgili değişimi ve dönüşümü tam da bu nedenle politik bir bakışla da değerlendirmek gerekiyor. Ortak yaşam alanlarımız, meydanlarımız, mahalle dokularımız hızla değişirken, doğal ve kültürel alanlarımız yok edilirken bizler bu hızlı dönüşüme karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.