Toplumsal psikoloji ve kent: Mekân ve tutuculuk (ya da tutucu soylulaştırma) II
07.10.2018 11:09 BİRGÜN PAZAR
Biz bütün toplumsal paranoyalarla, rant yaratan ya da rantı çoğaltan güvenlik kameralarıyla, bunların berisindeki erkek-egemen denetim saplantısıyla yaşamaktansa, korkmayı yeğleriz.

Meriç Kırmızı - Dr. Öğretim Üyesi Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi

Aralık’ın ikinci Perşembesine bir ödevim var: psikiyatri öğrencilerine bir seminer vermek. Birkaç haftadır aklımın bir köşesini bu keyifli sorumluluk tırmıklıyor, bir yandan gündelik işlerin peşinden koştururken. Psikiyatriye ilişkin bilgim az, ama yine de çocuklara kendi araştırma konularım olan sanayi sonrası kentsel değişimi ya da soylulaştırma kavramını değil, benim için de yeni bir konu olan kent ve psikoloji üzerine bir şeyler anlatmak isteyeceğimden eminim. Psikiyatri dışından bir gözlemci olsam da, günlük haberlere bakınca toplumsal psikolojimizin epeyce bozuk olduğundan hiçbir kuşku yok, ama bunu kentsel mekânla ilişkilendirerek ne anlatayım diye dönüp dururken, konu geldi, beni buldu.

Oturduğumuz apartmanın işleri iyi giden, marangoz-borsacı-yüklenici-borsacı apartman yöneticisi ‘baayan’ olduğumuz için bizleri katmadığı whatsapp grubunda ne yaptı etti, hiç haberimiz olmadan (bir de sözde apartman yöneticisi yardımcısıydık, ah şu ‘cam tavan’ (glass ceiling), ah...) apartman koridorlarına, bizim kattaki de tam bizim kapımızın önünde olmak üzere, gizli kameraları gömdü. Çok büyük bir ustalıkmış gibi de, apartman girişine, “Apartmanımız 24 saat güvenlik kameralarıyla izleniyor,” diye tabela astı. Kiracı yaşayanlar olarak bizim açımızdan sonuç ortada: daha çok gözetim, mahalle baskısı, namus bekçiliği ve daha az özel yaşam ve insan (özellikle de bekâr, bekâr kadın ya da göçmen) hakları... Kısacası, biri bizi gözetliyor. Ama ne kiracı, ne sözde apartman yöneticisi yardımcısı, ne de bunların hepsi birden olan bir kadın olarak, bunların hepsinden daha üst toplumsal konumlara (apartman yöneticisi, ev sahibi, yani para ve güç sahibi) egemen erkeklere karşı sözümüz geçemedi; dayatmacılık esnemedi ve sinsi kamera, artık her kapımızı açtığımızda tam karşımızda! Korkudan kapımızı açamıyoruz...

Bu kentin bir apartman ölçeğindeki (apartman ölçeği, eğer içinde bizimki gibi çeşitli ulusları, yaşam tarzlarını, hane halklarını, siyasi ideolojileri ve gelir düzeylerini barındırıyorsa, iyi bir örneklem sunabilir bazen) “eril tahakküm” (erkek baskısı ya da zorbalığı?) olayının toplumsal psikolojik boyutunu ise, erkek egemenliği değil, korku oluşturuyor. Kendi adımıza kamera takılınca, taşra kafalı, dediğim dedik ve oldumcuk adamlar evimizin içini görecek diye hızla ve daracık bir aralıktan evimize girip, çıkmaya başladık. Kısacası kapımızın önündeki kamera özel yaşamımıza zarar verdiği için bizi korkuttu. Oysaki kameraların yeni ve sonradan görme binamızın her katına takılma gerekçesi sözde güvenliğimizi, yani korkmamamızı sağlamaktı... Nasıl kentsel dönüşümün, yine korkuya (ya da korku güdümlemesine) dayalı deprem gibi güçlü bir gerekçesi varsa, güvenlik kameraları yoluyla daha çok toplumsal gözetimin de gerekçesi aynı: mekânsal güvenliği sağlamak. Kameralar takılırken, orada yaşayanlar olarak uygulamadan haberimiz olmadığını söyleyip, olaydaki dayatmacılığa karşı çıkınca, ilgili işçilerden biri sağ olsun, uzlaşma sağlamak adına (belki de durumdaki dayatmacılık bir emekçi olarak onun da içine pek sinmediği için), kameraların birer gereksinim olduğuna bizi inandırmak istedi.

Bunun için sunduğu ilk gerekçe kapıda bıraktığımız ayakkabılarımızın çalınabileceğiydi. “Giden ayakkabı olsun,” dedik, hazırcevap biri olmadığımızdan o an aklımıza şunu söylemek gelmedi: biz zaten kapımıza ayakkabı koymayız; kimse de koymasa, kötü olmaz hani... İkinci gerekçesi, tam bir toplumsal paranoya örneğiydi: ya bize gıcık kapan bir öğrencimiz bizi izleyip, bıçaklarsa? Doğrusu bizim öğrencilerimizden bir endişemiz yok ve böyle bir düş gücü olan adamdan korktuk, ama psikologluk bizim işimiz değil. Ya da diyelim ki gerçekten kapımızın önünde bir saldırıya uğradık, öldük, sonra kameralardan da bu suçu saptadılar. Bunun kime ne yararı var? Konu gerçekten güvenlikse ve mertlik bozulmadıysa, apartmanda birinin darp edildiği durumda, kapıyı açıp, olaya karışabilirsiniz. İnsanlara şunu anlatmak güç: kentte yaşıyoruz, belli bir riski göze alarak bunu yapıyoruz. Her şeyin öngörülebilir, izlendiği bir yerde yaşamak istiyorsanız, kentte ne işiniz var, köyünüzde kalsaydınız ya da daha çok gözetimden hoşlanıyorsanız, hapishaneler ve akıl hastaneleri de var. Bu arada, Foucault’un tutukevi çözümlemelerini okumanızı da öneririz.

İşin bir başka, ekonomik boyutu daha var. Güvenlik kameralarının bir işlevi hırsızlık, darp, fuhuş, vb. istenmeyen davranışlara gözdağı vererek, bunları engellemek ya da cezalandırmaksa, bir işlevi de istenen davranışları özendirmektir. Özellikle AVM’ler ya da süpermarketler gibi ticari mekânlar için geçerli olsa da, bizim site olmaya özenen, siteymiş gibi yönetilen apartman örneğinde de kameraların apartmanın getirisini artırması hedeflenmiştir. Doğrudan apartman yöneticisi, apartmanda sahip olduğu birkaç dairesinden birini bu kameralar sayesinde bir yargıç ve eşine kiraladığını olumlu bir örnek olarak göstermiştir. Kent ve toplumsal psikoloji ilişkisinin korku ve mekânsal güvenlik örneğinde rantın önemli bir etmen olduğunu, bir güvenlik pazarlamacılığının doğduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, güvenlik de zaten ilgili yazında dile getirildiği gibi bir soylulaştırma aracıdır. Sorun nelerin, hangi kişisel özgürlüklerin pahasına noktasında düğümleniyor.

Biz bütün bu toplumsal paranoyalarla (eski bir arkadaşımız, “korku toplumu!” derdi), rant yaratan ya da rantı çoğaltan güvenlik kameralarıyla, bunların berisindeki erkek-egemen denetim saplantısıyla yaşamaktansa, korkmayı yeğleriz. Şimdilik kapımızın önündeki ‘korkunç’ kamerayla yaşamak zorunda bırakıldık. Ya çekip gideceğiz (ama her zaman bu özgürlüğümüz var mı?) ya da ‘kameralara oynayacağız’.