Toplumsal ve siyasal olanın çöküşü ve yeniden kuruluşu
11.12.2016 10:27 BİRGÜN PAZAR
Bir siyasallık hali ortaya çıkarılacaksa, bu, ancak “kurucu bir toplumsallığın” inşasıyla mümkündür. Yani siyasal olandan değil; yeniden insandan başlayarak yeni bir toplumsallık, sonrasında ise siyasallık mümkün hale getirilebilir

ALİ HAYDAR FIRAT - Dr., Politikyol Genel Yayın Yönetmeni

Dağıtılmış, parçalanmış, ayrıştırılmış bir toplumsallık, siyasal olanın gerçekleşmesi önündeki en temel engeldir. Aslında toplumsallık bir bütünü ifade etse de kastettiğimiz bir tür farklı, uzak sosyolojik evrenlerdir. Bu denli uzak, bu denli ilgisiz ve de bununla orantılı olarak bu denli nefret dolu bir sosyolojik yapı var karşımızda. Bu, bir yanıyla neoliberalizmin diğer yanıyla sağın, 12 Eylül faşizminin ve nihayetinde AKP’nin yarattığı, inşa ettiği, karşımıza çıkardığı ve mücadele etmek zorunda olduğumuz bir parçalanmışlık hali.

Temel bir tespit olarak, belli hedefler, hayaller, beklentiler, umutlar ve düşler etrafında kurulmayan bir toplumsallığın siyasala dönüşmesinin; siyasal olanın ise başarıya, iktidara ve başka tür bir dünya kurmaya evrilmesinin mümkün olmadığını söylemek gerekir.

Bugün Türkiye halkı, “ortak iyi”sini kaybetmiş durumdadır. Yani onu bir arada tutan, insani olarak sorumlu kılan değer, özellik ve karakteristiklerini yitirmiştir. Siyasal tercihlerden hareketle değil; ama insani davranış düzleminde bir tür ilkelliğin egemenliği altında yaşıyoruz. Bu toplumun kendi ürettiği doğrular ile sonradan kazandığı, ürettiği ve biçimlendirdiği doğrular yok edildi. Kendi doğrusunun ne olduğunun bilincinde olmayan, bunu aramayan ve sürekli olarak insani olandan taviz veren bir yapı var karşımızda. Elbette “yapı” denildiğinde bir aradalık, ortaklık, yan yanalık akla gelir. Dolayısıyla burada sözünü ettiğimiz bir yapıdan çok paramparça olmuş bir ontolojidir. Tacizin, tecavüzün, şiddetin, ölümün sıradanlaştırıldığı, “insani kusura” indirgendiği bir ortamda aslında insani olana referans veren bir şey kalmamıştır. İnsani olanın egemen olmadığı bir ortamda her şey şiddete, lince, başkasının acısından haz almaya dönüşüyor. Ölüm kimlik, karakter kazanıyor. Bu çerçevede taraftarlık oluşuyor. Oysa bu toplumda bir zamanlar ölüm olduğunda herkes susardı, başını öne eğer ve sorgulardı. Şimdi ölümün arkasından cenazelerle birlikte hakaretler, küfürler, insanlık dışı tavırlar taşınıyor. Toplumsal olanı, ortak iyi olanı, kendi doğrusunu kaybeden parçalanmış bir ontolojinin ağır atmosferi altında insan olmak, insan kalmak tek başına en büyük siyasal erdem, eylem ve mücadele biçimi halini alıyor.

Buradan hareketle eğer bir siyasallık hali ortaya çıkarılacaksa bu ancak “kurucu bir toplumsallığın” inşasıyla mümkündür. Yani siyasal olandan değil; yeniden insandan başlayarak yeni bir toplumsallık, sonrasında ise siyasallık mümkün hale getirilebilir. Dolayısıyla mücadele bir yönüyle çok basit; diğer yönüyle son derece zordur. Zor olan kısmı var olan düzeni, yaşadıklarımızı Marx’tan hareketle “gizemden arındırma/ demistifikasyon” sürecine tabi tutma ve basitleştirme; kolay olan kısmı ise en insani olana sahip çıkarak “daha iyiyi, daha doğruyu” anlatabilmektir. Yani düşünü, hayalini, geleceğe olan inancını kaybedenlere, birlikte yaşama iradesinin bittiğini, medeni dünya ile bağlarının tümden koptuğunu, bu ülkede artık yaşanamayacağını düşünenlere, yan yana gelerek, insani bir dokunuş ve sahiplenmeyle yeniden bir düşü kurmanın güzelliği anlatılmalıdır.
Mevcut halin yerle bir edileceği nokta buradadır; yeni bir düş kurma, yeni bir amaç için bir araya gelme ve bütünü oluşturma coşkusu.

Bu topraklarda insani olanın kökü derindir. İnsani olana karşıt “örgütlü kötülüğün” kökü de derindir. Belki bugün “örgütlü kötülüğün” egemenliği daha baskın gibi görünebilir; ama bu topraklarda iyilik su gibidir, akar ve kendi yatağını bulur.

Diyor ya Arkadaş Zekai Özger;

Çünkü elbette bir su
Kendi akacağı toprağın sertliğini bilir
Ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak
Artık ırmak mı ne denir
İşte devrim
Ona benzer bir akışın hızına denir…