“Toplumun sağcılaştırılması” ve futbol
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Alçakça vurup öldürdüğü günden kısa bir süre öncesine kadar, katili muhtemelen Hrant Dink’in adını hiç duymamıştı, Agos gazetesinin varlığından habersizdi ve 1915’te yaşananlara dair en ufak bir fikri yoktu. Akşama kadar Trabzon’un internet kafelerinde vakit öldürüyor, “chat” yapıyor, porno izliyor, Facebook’ta vatan-millet-Sakarya temalı paylaşımlar yapıyor, bol bol solculara, Alevilere, Kürtlere küfrediyordu.

“Ağabeyleri” onu Hrant’ın Türk düşmanı bir vatan haini olduğuna ve öldürülmesi gerektiğine ikna ettiler, eline silahı verip İstanbul’a yolladılar, Hrant’ı öldürttüler. Onu yakalayan “ağabeyleri” ise sırıtarak bayrağın önünde poz verdiler, bir sürü kirli işte olduğu gibi bayrağı bu cinayetin de fonuna yerleştirdiler. Başka “ağabeyleri” ise başlarına “beyaz bere” takıp maç izlemeye gittiler, onun adına tezahürat yaptılar.

Hrant’ın katili, taşrada ve taşranın çoktan zapt ettiği büyük kentlerde 12 Eylül sonrası özenle inşa edilen milliyetçi-muhafazakâr lümpen iklimde yetişen, hiç sevgili eli tutmamış eline silah vererek “vatan-millet-devlet adına” her şeyi yaptırabileceğiniz, eğitimsiz, mesleksiz gençlerden biriydi. Dink cinayeti üzerinden yürütülen güç mücadelesine, küresel planlara, iktidar kavgalarına dair en ufak bir fikri yoktu ve bir kahraman olduğunu sanıyordu, oysa büyük bir oyunun küçük ve sefil bir figüranından başka bir şey değildi.

Pazar günkü Trabzonspor-Fenerbahçe maçında sahaya atlayıp hakemi döven çocuk dünyaya on sene erken gelmiş olsaydı Hrant’ın katil adaylarından biri olabilirdi: Aynı şehir, aynı lümpen milliyetçi-muhafazakâr iklim, aynı erkeklik ve delikanlılık kültü, aynı duygusal ve cinsel açlık, aynı güce ve otoriteye tapma hali, aynı tetikçilik sevdası…

Şüphesiz bu durum Trabzon’a özgü değil, 1980 öncesinin Karadeniz’ine ve bütün bir ülkeye 12 Eylül’ün çektiği operasyonunun bugünkü iktidarla birlikte derinleşmesinin sonuçlarını yaşıyoruz hep beraber. “Toplumun sağcılaştırılması” adlı proje 36 yıldır kesintisiz bir şekilde devam ediyor ve dinselleşmeyle milliyetçiliğin gece gündüz devasa bir propaganda aygıtı ile pompalandığı toplum hızla çürüyor, çözülüyor ve toplum olma özelliğini kaybediyor; yurttaşlığı yitiriyor ve bir kabile toplumuna doğru evriliyoruz.

Bunun en kolay olarak gözlemlenebileceği yer ise dünden bugüne futbol müsabakaları ve stadyumlar. Başta milli maçlar olmak üzere her maç, iktidarın ve onunideolojisi olarak milliyetçilik ve militarizm destekli dinselleşmenin yeniden üretildiği Türk-İslam sentezi mitinglerine dönüşüyor. Özellikle “çözüm süreci”nin sona ermesi ve çatışmaların tekrar başlamasının ardından futbol da iktidarın “rıza aygıtı”nın en önemli unsurlarından birine dönüşmüş durumda ve kitlelerin milliyetçi-İslamcı motifler üzerinden mobilize edilmesinde son derece işlevsel bir yere sahip. Tekbirlerle, bayraklarla, ırkçı sloganlarla bezeli nefret ayinleriyle rejimin kitlelere nüfuz edişine ve kendi “makbul vatandaş”ını yaratmasına tanıklık ediyoruz hep beraber.

Bu noktada, Amedspor’un başına gelenler özel bir anlam taşıyor. Amedspor’la karşılaşacak olan takımlar maça milli maç havasında konsantre oluyorlar, taraftarlarını milli seferberliğe çağırıyorlar, militarist bir dili benimsiyorlar, spiker maçı anlatırken Amedsporlu futbolculardan “onlar” diye söz ediyor, Amedspor gol yediğinde sevinip gol attığında üzülüyor, Amedspor’a golü atan futbolcular asker selamı veriyor, atılan goller sosyal medyada “Füze attık” diye duyuruluyor, futbolculara koro halinde ve sonuna kadar politik bir hınçla küfür ediliyor ve son Ankaragücü maçı örneğinde olduğu gibi linç, her an kınından çıkabilecek bir kılıç misali, pusuda bekletiliyor.
Tüm bunların “çözüm süreci”nin bitişi ve masanın devrilmesiyle birlikte yeniden devreye girmiş olması ise, az önce söylediğim üzere, elbette ki tesadüf değil. Rejimin en tepesindekilerden ana haber bültenlerine, atılan manşetlerden yazılan köşe yazılarına, siyaset bütünüyle “biz ve onlar” eksenine yerleşmiş durumda. Toplumun Kürt sorunu üzerinden kutuplaştırılmasının tıpkı 1 Kasım’da olduğu gibi yine işe yarayacağı ve başkanlığa giden yolun burası olacağı düşünülüyor çünkü.

Rejim toplumu sağcılaştırırken, “Türk sağının üç halini”, yani İslamcılık, milliyetçilik ve muhafazakârlığı kendi potasında eriterek kapsamaya ve MHP’yi bütünüyle etkisizleştirerek sağın tek partisi haline gelmeye çalışıyor. 12 Eylül’le birlikte resmileşen “toplumun sağcılaştırılması” projesi, parti-devleti rejimi inşasıyla ve partinin “tek parti”ye dönüşme arzusuyla iç içe bir şekilde devam ediyor; futbol ise bu sürecin çıplak gözle görülebilir olduğu alanlardan biri olarak yaşanan dönüşüme dair hepimize önemli ipuçları veriyor.