Toprağın altı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Sabahları uyanmak istemedikleri bir güne gözlerini açan yüz binlerin gölgesi düşüyor şehrin üzerine. İçim üşüyor. Kaşlarını çatmış sokakta, kaşlarımı çatmış bir halde yürürken, kedili teyze ile karşılaşıyorum. “Nefis bir sabah” diyor gülümseyerek. “Haklısın” diyorum, gökyüzündeki güneşe, henüz kalabalıklaşmamış sokağın dinginliğine bakarak, ben de gülümsüyorum. Kamburu artmış teyzenin, yüzü yola paralel yürüyor, uçar gibi diye düşünüyorum, bence görünmeyen kanatları var. Her sabah yollara düşer kedilere mama dağıtır. Yaptığı işi ne kadar ciddiye aldığını hayranlıkla izlediğimi hatırlıyorum. Mesele sadece kediler değildir onun için, elinden bu geliyor, hayatla kurduğu bir bağ...

Sokaktaki çay ocağının taburelerine oturuyoruz, o da yorulmuş biraz. Arada sırada sohbet ettiğimiz olur böyle karşılaşınca, ona aşklarımı dahi anlatırım, sırdaşım olarak akıl verir bana. “Aşk, emek ister yanlış, emek aşkın yerine geçer o zaman. Aşk akan bir şeydir, ittire kaktıra olmaz. Önünü tıkayan ne bilmek lazım, belki içindeki anne ya da baba, belki geçmişten taşıdığı korkular, değil mi ya... Birbirinizin dizine başınızı koyup huzurla uyuyamadıktan sonra, neye yarar aşk” der mesela. Böyle söyler hep, dank diye... “Bırak demesi kolay” diye diretmiştim bir defasında, Turgut Uyar’dan alıntı yaparak: “Hiçbir şey umurumda değil diyorum / Aşktan ve umuttan başka...” Bana yanıtı, “Hiçbir şeyin umurunda olmadığı bir aşk, hiçlikten başka bir şey değildir” olmuştu. Ona göre aşk, her şeyi fazlasıyla umursamakla ilgiliydi.
Şimdi yine soruyor, “Anlat bakalım” diyerek, “niye böyle hüzünlüsün bu sabah?”  “1 Mayıs’a çok az kaldı” diyorum, “toprağın üstü bahar çiçek, toprağın altıysa üşüyor. Yokmuş gibi yaşanıyor, fabrikalarda, madenlerde, hiç ölüm yokmuş gibi... İktidara göre her şey yolunda, bir koyup bin kazanıyorlar çünkü, toprağı sıkıp dolar fışkırtırken ağaçlar, nehirler, insanlar umurlarında olmuyor hiç.” “A be evladım” diyor kedili teyze, “hep böyle değil miydi zaten. Ama bunlar, sıktıkları toprağını cılkını çıkardılar, o başka.” Ona Emile Zola’nın “Germinal”inden defterime yazdığım şu satırları okuyorum: “Şimdi gökyüzünde nisan güneşi bütün göz kamaştırıcılığıyla parlıyor, yaşam taşan toprağı ısıtıyordu. Topraktan yaşam fışkırıyor, her yerde tomurcuklar ısı özlemi, ışık özlemi içinde çatlıyordu uçsuz bucaksız ovada. Doğanın bağrında, taşkın bir özsu çağlıyordu derinden derine. Çatlayan tohumların çıtırtısı sürekli bir öpücük sesi gibi yayılıyordu dünyaya. Arkadaşlarının kazma sesleri gittikçe daha yakından geliyordu Etienne’in kulağına. Alev saçan güneşin altında, bu gençlikle dolup taşan bir kara insanlar ordusu bitiyordu yerin altında. Oluşan bir tohum gibi. Bir gün filizlenince toprağı çatlatacak bir tohum...”

Okuduktan sonra soruyorum kedili teyzeye: “Çatlayacak mı tohum?” “Bu toprakları kanla sulaya sulaya çürüttüler pek çok tohumu, geberesiciler. O tohuma gübre gerek, özen gerek, çapa gerek, su gerek, sevgi gerek... Kendi kendine çatlamaz tohum” dedi, bunları söylerken onun gözlerine de bir parça karanlık inmişti sanki. Kim bilir geçmişe dair neleri hatırlamıştı.

İşçi sınıfının her anlamda unutturulmaya çalışıldığı, bütün o yenilgiler ve zaferlerle dolu mücadele tarihinin toplumsal hafızanın çatlaklarından sızıp arkasında hiç iz bırakmadan silinmeye çalışıldığı bir zamanda, 1 Mayıslar daha da önemli olmuştu. Bireyciliğin yükselen bir değere dönüşmesi, toplumculuğu hayati önemde bir yere taşımıştı... Asıl şimdi daha çok ihtiyaç vardı, o tohuma gübre, su, sevgi verecek, teoriler üretecek bireyci toplumculuğa. Günümüzde toplumsal bağlarından kopmuş birey, panik bir yaşam sürüyordu. Panik atak rahatsızlığının günümüzde bu kadar yaygınlaşması, tesadüf olmasa gerekti. İnsanların kendilerini tarikat ya da benzeri yapılarda bulmasının, varlığını unutturacak iksirlerin peşinde koşmasının başka bir açıklaması yoktu. Toplutaşıma araçlarında, sokaklarda yüzleri asık milyonlarca yalnız insan, hayatlarını çevreleyen o büyük karmaşayı heyecanla değil, korkan gözlerle izliyordu. Sabahları uyanmak istemedikleri bir güne gözlerini açan yüz binlerin gölgesi düşüyordu şehrin üzerine. Turgut Uyar’ın “aşksızlık büyütür beni / yeni bir aşka doğru” dediği gibi, bu bireycilik de toplumculuğu büyütüyordu, ama tecrübe edilmiş bir toplumculuk değildi bu, bireyci bir toplumculuktu, her şeyi umursayan bir aşkla... “Nasıl kırgın ve nasıl umutlu olduğumuz / Bir şenliğin başlangıcı” olan 1 Mayıs’ı düşünürken, çoktan uçup gitmişti kedili teyze, masada bir kâğıt külahın içinde tohum bırakarak... Kâğıdın üzerine Turgut Uyar’dan şu dizeleri yazdım, tohumlara okuyarak: “Kalkın davranın doğrulun
/ Vakit yok birazdan her yerde
/ O önünde durulmaz gece olacak...”