Toz duman arasında yol bulmak
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Kanlı darbe girişiminin üzerinden yaklaşık on gün geçti ama sis perdesi kalkmış değil. Son bir haftada ortaya çıkan gelişmeler darbeci kliğin tahmin ettiğimizden çok daha fazla üst düzey askeri kapsadığını gösteriyor. Bu isimlerin büyük bir kısmı da kilit mevkilerde. Darbe kliğinin başında kim olduğunu net olarak hala bilmiyoruz fakat teşebbüs ettikleri şeylerin kan dondurucu olduğuna şüphe yok. Katledilen insanlar ve bombalanmış bir meclis eğer başarılı olsalar ne denli büyük bir yıkım yapacaklarının göstergesi. Her darbe ve darbe teşebbüsü sonrasında ortalıkta kirli bilgilerin ve spekülasyonların cirit attığını bilerek kapsamlı analizler yapmak konusunda erkenci davranmamak gerek. Fakat yakın tarihe bakarak belirli çıkarımlar yapmak zorundayız.

Darbeci güçler, ya 'müesses nizam'ın sarsıldığına kanaat getirdiklerinde ya da devletin tek bir siyasi gücün eline geçme ihtimalinin belirdiği zamanlarda palazlanırlar. 12 Mart ve 12 Eylül ilkinin, 27 Mayıs ikincisinin örneğidir. Ordu içinde klikler ve bu klikler arasındaki güç mücadelesi her zaman mevcuttur ancak bunlardan birinin harekete geçmesi için kendilerince 'uygun zamanın' geldiğine inanmaları gerekir. O 'zemini' inşa eden şey ise her zaman demokrasinin asgari koşullarından uzaklaşılmasıdır. Bir başka ifadeyle demokrasi kaybı darbeci hevesleri azdırır. Cumhuriyet dönemi darbelerinin perdesini açan 27 Mayıs, Demokrat Partinin otoriterleşmesi sayesinde müsait ortamı bulmuştur örneğin. 15 Temmuzda korkunç bir darbeye girişenler de memleketteki demokrasi erozyonundan güç devşirmeye çalışmıştır. Tam da bu nedenle darbelerin panzehiri demokratik ilkeleri askıya almak değil onlara sıkı sıkıya sarılmaktır.

Kendine "Yurtta Sulh Cuntası" veren darbecilerin 'ideolojik arkaplanı' hakkında çıkarsama yapmak şimdilik güç. Hem 12 Mart hem de 12 Eylül'de darbeci askerler, yükselen sola karşı statükonun bekçiliğini yapmıştı. Amaçları kapitalizmin krizini zor yoluyla aşmak ve sermayenin gerekli gördüğü 'reformları' gerçekleştirmekti. 28 Şubat'ta öne çıkan ise laiklikti. Fakat 15 Temmuz'u ne kapitalizmin kriziyle ne de 'laiklik hassasiyeti' ile açıklamak mümkün. Öyleyse darbe girişiminin arkasındaki siyasi motivasyon ne? Cemaatin ordudaki temsilcileri ile darbeci diğer klikler arasındaki muhtemel yakınlaşma hangi hat üzerinden kuruldu? Bu sorunun cevabı kapitalist devlet içindeki mücadelede, devletin tüm mekanizmalarına hakim olma savaşında yatıyor. Bu haliyle 'devlet krizi'nin derinleştiğini ve doygunluğa ulaştığını ileri sürebiliriz.

Başbakan Yıldırım OHAL ilanı sonrasında "devlet kendisine olağanüstü hal ilan etti" dedi. Bu ifadenin tesadüfen söylenmiş bir söz olmadığı kamuda başlayan çok yönlü operasyonlardan belli ve elbette 'devlet içindeki mücadele' saptamasıyla da doğrudan bağı var. Devlet içindeki bu çatışma yeni değil elbette. Daha önce cemaat ve güdümlü liberal aktörler liderliğinde hükümetin Ergenekon ve Balyoz davalarıyla giriştiği tasfiye operasyonu TSK'da ve sivil bürokrasideki altüst oluşu beraberinde getirmişti. Boşalan kadrolara hızlıca tasfiye ittifakının 'makbul' bulduğu kadrolar atandı; sonuç ortada. Şimdi Balyoz başta olmak üzere o günlerde 'vatan haini' ilan edilen askerlerin göreve geri çağrılması ise devlet krizinin boyutlarını gösteriyor.

Hükümet kanadının son üç yılda karşı karşıya olduğu tehditleri birbirine teyellediği açık. Gezi'yi, 17-25 Aralık'ı ve 15 Temmuz'u aynı torbaya atmak şimdilerde çok moda. Bu nedenle de karşı atak içinde "başkomutan" emri ile devam eden kutlamalar ve OHAL'i alkışlayan "demokrasi nöbetleri" var. Başbakan'ın OHAL "millete karşı değil" derken millet tanımını Türkiye sağının çapı ile sınırlandırdığı görmek için mehter marşlı, tekbirli meydanlara bakmak yeterli. Sokaklar böyleyken son yılların en büyük tasfiyesi ve mülkiyet transferi operasyonu ilerliyor. Fakat bu da öncekiler gibi yeni krizlere gebe.

Gözaltı sürelerinin uzadığı, hukukun temel ilkelerinin askıya alındığı, meclisin işlevsizleştirildiği, keyfi uygulamaların kol gezdiği bir ortamda suların hemen durulmasını ve hayatın 'normale' dönmesini beklemek bir hayal. Önümüzdeki bir 'restorasyon' projesi değil yeni bir rejim inşasının 'tepedeki' ve sokaktaki son aşamasıdır. Mevcut 'kriz', otoriterleşmeyle aşılamayacağı gibi iç çatışmaları da körükler, bu nedenle her türlü saldırı ve provokasyona karşı uyanık olmak gerekir. Böyle zamanlarda en çok ihtiyaç duyulan şey, savrulmadan, hizipleşmeden demokratik ilkelerde mutabık kalmak, iletişim kanallarını açık tutmak ve demokratik güçlerin işbirliğini cesaretlendirmektir.