Tren yolu
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

“Ben şimdi ne yazacağım?” dedi adam. Gazetede 2012’ye ait son yazısını yazacaktı. İyi şeyler yazmak istiyordu, hep iyi şeyler yazmak istemişti ama çoğunlukla kötü şeyler oluyordu ve o da olup biten kötü şeylere bakarak yeni bir şeyler söyleme gayreti içinde olup biteni anlamaya çalışıyordu.

En son ODTÜ’de öğrenciler, üniversiteye üç bin polisin korumasında konuşmaya gelen Başbakan’ı protesto etmek istemiş ve ağır bir şiddetle karşılaşmışlardı. Olayların hemen ardından YÖK soruşturma başlatmış ve hükümete yakınlığıyla bilinen rektörlerin başında olduğu bazı üniversite senatoları, eylemci öğrencileri kınayan ortak bir bildiri yayımlamışlardı. Bunun anlamı, ODTÜ ağır bir kuşatma altına alınacak ve başka üniversitelerde benzer olayların yaşanmaması için en ağır şekilde cezalandırılacaktı. Bu yüzden ODTÜ’yü yalnız bırakmamak, hayati bir önem taşıyordu. Eğer kamuoyu bu konuda da manipüle edilip bölünürse, hiçbir engelle karşılaşmadan bu mesele de kökünden halledilmiş olacaktı.

Bu yüzden, YÖK’ün ve eylemci öğrencileri kınayan bildiri yayımlayan bazı üniversite senatolarının kullandığı dil önemliydi. Yıllardır ülkeyi yöneten iktidarın dilini kullanarak, protesto hakkını kullanan öğrenciler şiddeti tercih eden, bozguncu, özgürlük karşıtı kişiler olarak lanse edildi. Bildiride düşünce ve ifade özgürlüğüne özellikle vurgu yapılarak, Başbakan’ın üniversitede konuşma özgürlüğünün engellendiği savunuluyordu. Yani, YÖK ve bu senatolar, özgürlük savunucusu, Başbakan da konuşma özgürlüğü engellenmeye çalışılan mağdur hâline getiriliyordu.  Aslında kullanılan bu dil, yıllar yılı içselleştirilmiş ve pek çok durumda kamuoyunun kafasını karıştırıp kolayca bölünmesini sağlamıştı. Bu dili demokrasi ve özgürlük parıltılarıyla süsleyip daha iyi işler hâle getiren de “yetmez ama evetçi” olarak bilinen liberal aydınlardı. Yıllar yılı ordu demokrasisi yüzünden çileler çekmiş pek çok kesim bu dile itibar etmişti önceleri. Aslında “yetmez ama evetçi”lerin büyük bir kısmı ulusalcılarla ve orduyla hesaplaşmak için hükümetin yanında yer almışlardı ve bu ittifakta da onların manipüle yeteneklerini geliştirdikçe geliştirmişlerdi. Ulusalcılar da, en son tanık olunan “Sanatçılar Girişimi Gecesi”nde olduğu gibi çeşitli rezaletlerle, orduyu göreve çağıran milliyetçi ve militarist bir dille, tersinden destek olmuşlardı bu sürece. Kürt hareketi ise, zaten geniş çaplı KCK operasyonlarıyla kuşatılmış, açılımlar süreciyle psikolojik ve siyasi açıdan zayıf düşürmek için olağanüstü bir gayret sarfedilmişti. 2013’e gergin ve belirsiz bir sürecin içinde bu koşullarda giriliyordu. Ama artık tüm bu olup bitenlere bakıp her şeyin anlaşılması ve herkesin aklını başına devşirerek bu akıl dışı süreçten çıkması gerekmiyor muydu?

Ne yazacağını düşünen adamın aklından bunlar geçerken, Ayhan Bozfırat’ın “İstasyon” adlı öyküsünü anımsadı birden. Bozfırat’ın öykülerini yıllar evvel Oğlak Yayınları “Bütün Hikâyeleri” adıyla yayımlamıştı. Gitti kitabı buldu hemen kitapların dizili olduğu o loş koridordaki raflardan. Öyküde, trenle yolculuk yaparken aslında inmek istemediği bir istasyonda inen bir adamdan bahsediliyordu. Trenden inip, elinde bavuluyla bir istasyon boyu yürümek zorunda olan adam, yol boyunca ağaçların arasından ceset taşıyan adamlar görüyordu. Bir tren kazası olduğunu ve Tren İdaresi’nin halkı ürkütmemek için cesetlerin geceleyin taşınmasına izin verdiğini öğrenmişti bir ceset taşıyıcısından. Adam, kente varıp kalacağı pansiyondaki odasına yerleştiği zaman, pansiyoncu kadın, adamı pencereden dışarıya bakmaması için uyarmıştı: “Sen de kendi yaşantına sokmamaya bak gördüğün şeyleri. Unutmaya çalış. Hoşuna gitmez Tren İdaresi’nin. İyi olmaz. Tehlikelidir sonu.” Adam, kadının uyarısını hiç duymamış gibi pencereden tren yoluna bakmaya devam ediyordu öyküde.

İşte öyle hissediyordu ne yazacağını düşünen adam, pencereden tren yoluna bakarken… Tren İdaresi gücünü, insanların gördüklerini unutabilmesinden alıyordu. Unutmayacaktı…