Trump’ın popülizm ve müesses nizamla imtihanı!
16.04.2017 10:02 BİRGÜN PAZAR
Suudi/Katar/Türk ekseni, Esad’ın yönetimde kalmasına mı üzülse yoksa Tahran’ın köşeye sıkıştıracak birisinin Washington’un yeni patronu olmasına mı sevinse belli değildi

Hakan Güneş - Doç. Dr.

Sansasyonel bir kampanyanın ardından yaklaşık 3 aydır yönetimi fiilen devralmış Başkan Trump’ın ülke içinde ama özellikle ülke dışında tam olarak nasıl bir siyaset izleyeceği anlaşılır durumda değil. Çin, Rusya ve AB ile ilişkiler ve başta Ortadoğu olmak üzere bölgelere yönelik dış siyasetin ipuçları hala kafaları karıştırmaya devam ediyor. 3 aylık bir dönemin ardından yapılabilecek en sağlıklı analiz Trump’ın kampanya beyanatları ile pratik uygulamaları arasında büyük bir açının oluştuğudur.

Ancak bu tespit de yanıtlanması gereken soruyu sadece yeniden sorduracak bir açıklayıcılığa sahip. ABD dış siyaseti havada asılı kalamayacağına yahut istense dahi 5 yıldan önce izolasyonist bir siyasete dönemeyeceğine göre, Trump’ın temel dış politika konularındaki hedef ve ilke olarak ortaya koyduğu yaklaşımla şu anda olmakta olan fiili siyaseti arasındaki açıyı nasıl anlamlandıracağız?

İki temel faktörün süreci okumakta yararlı ipuçları sunduğunu ileri sürebiliriz: İlk olarak popülist bir kampanyanın doğası gereği gerçekte uygulanabilirliğinden ziyade kitleleri hareketlendirme işlevi öne çıkmakta ve içe ve dışa seslenirken iki ayrı Trump ile yüz yüze olduğumuz gerçeği akılda tutulmalıdır. Bu, dünyadaki pek çok benzer liderin açıklamalarını değerlendirirken de hesaba katılması zorunlu bir faktör. Türkiyeliler için de son derece bildik bir fenomendir bu. İkinci önemli faktör yerleşik düzen ya da müesses nizam olarak adlandırılan ABD siyasetinde etkili kurum, teamül ve güç odaklarının ve ABD’nin geçmişten beri sürdürdüğ


Üzerinde en çok durmayı hak eden soru tam da buradan hareketle yanıtlanmalıdır: Obama ve müesses nizam etkileşimine bakarak yeni dönem dış siyasetine ilişkin hangi kestirimlerde bulunulabilir? Burada somut bağlamlar içinde soruları detaylandırmaya çalışalım.

Rusya ile ilişkilerde zigzaglar!
Rusya ile ilişkileri gerginlikten normalleşmeye taşıması beklenen Başkan’ın ilk askeri harekâtı Suriye’de Rus nüfuz sahasında gerçekleştirmiş olması nasıl açıklanacak? Dahası bunun devamında gideceği rota ne olacaktır. Suriye’ye yönelik “Esad’sız Suriye siyasetinden vazgeçtik” (ABD Dışişleri Bakanı’nca yapılan) açıklamasından 1 hafta geçmeden ani bir hava harekatı “normal/olağan” bir davranışa benzemiyor. Öte yandan Suriye’de askeri bir hava üssünü bombalamadan önce Rusya’ya bilgi verip üstüne Dışişleri Bakanı’nın hızla bir Moskova ziyareti gerçekleştirmiş olduğunu da anımsarsak Trump’ın bugüne kadar çizdiği Rusya ve Suriye siyasetinden vazgeçmesinden ziyade bir yalpalama ya da taktik bir manevra içinde olduğu sonucuna yaklaşıyoruz. Geride bıraktığımız iki hafta içerisinde ABD’den Esad’a yönelik çok sert açıklamalar gelmiş, Rusya da ölçülü ancak net ve sert denebilecek karşı beyanlarda bulunmuştu.

Trump henüz ipleri eline almış değil!
Müesses nizamın Trump’ı zorladığı gerçeği tam da burada kendini gösteriyor. Başkan’ın ekibinden önemli isimlerin Rusya ile olan temaslarının onun görevden alınmasına kadar gidebilecek bir baskıyı ensesinde hissetmesine neden olduğu anlaşılıyor. Trump’ın başkan olacağını herkesten önce ve belli bir metodolojiye yaslanan çalışmasıyla öngörmüş olan Profesör Allan Lichtman’ın aynı yaklaşımından hareketle Trump’un görevden alınacağını (impeachment) ileri sürüyor. ABD’li siyaset bilimcileri bunun olası olup olmadığını hararetle tartışırken bizim tam bir kanaat ortaya koymamamız fazla iddialı olur. Ancak bu tablo bile Trump üzerindeki basıncın hala ne kadar güçlü olduğunu ve özellikle zayıf noktasının Rusya ile sürdürülmüş çeşitli temaslar olduğu görülüyor.

Bu bakımdan Trump’ın kendisine yönelik bir görevden alınma riskini tümüyle bertaraf etmeden Rusya ile olan ilişkilerde bugüne dek izlenmiş çizgiden çok fazla uzaklaşmasının kolay olmadığını tespit etmeliyiz. Elbette bu basınç kalktığında bu kez yapısal sınırlar nedeniyle Rusya ile ilişkileri örneğin müttefiklik ilişkisi düzeyine taşıyacak kadar ileri gitmeyecektir. Rusya ile beklenen yakınlaşmanın biraz zaman alacağı ve bu arada tam tersi izlenimler yaratan gelişmelere tanıklık edebileceğimiz sonucunu çıkarmak hiç de zor değil.

Öte yandan ABD için küçük zigzaglar anlamına gelebilecek bu gelgitler Şam için elbette büyük sarsıntılara neden olabilir. Örneğin Suriye yönetimin ülke içinde tam bir saha hakimiyeti kurması gelecek 2 yılda tamamlanabilecek iken bu sürenin 5 ya da daha uzun bir süreye yayılmasına neden olabilecek başka askeri saldırılara maruz kalabilir. Rusya’yı Ukrayna’dan sonra bu kez Suriye’de köşeye sıkıştırılması ve yeni yaptırımlara hedef olması ise oldukça uzak bir olasılık.

Moskova-Tahran-Bağdat-Şam hattı mı, Riyad-Tel Aviv-Ankara-Doha hattı mı?
Trump’ın bölgemizi ilgilendiren en kritik ve çelişik yaklaşımı elbette Suriye Savaşı ve IŞİD ile ilgili olanlarıdır. IŞİD ile mücadelede daha net ve sert adımlar atacağının altını defalarca çizen yeni başkan öte yandan Tahran yönetimine zor günler yaşatacağını oldukça yüksek bir tonda ifade ediyor. Suudi/Katar/Türk ekseni, Esad’ın yönetimde kalmasına mı üzülse yoksa Tahran’ın köşeye sıkıştıracak birisinin Washington’un yeni patronu olmasına mı sevinse belli değildi. Bu belirsizlik bir müddet daha sürecek olsa da ipuçlarından tümüyle yoksun da değiliz.

Giderek bazı ipuçları şekilleniyor. PYD’ye destek azalmak yerine çok daha etkili bir düzeye çıkarılmış durumda. Gülen dosyasında da Trump yönetimi Ankara’yı sevindirecek tek bir haber müjdelemiş değil.

Tüm Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da Müslüman kardeşler ağına hamilik yapmaya çalışan Ankara ve Doha’nın da durumlarını revize ettikleri görünmüyor. İster ılımlı, ister “İhvancı” ister başka bir sıfatla tanımlansın Ankara’nın siyasal İslamcı tutumu Trump gibi islamofob düzeyde anti-İslamist bir Başkanla işlerin kolay yürütülemeyeceği anlamına geliyor. Belki ilk birkaç yıl Selefi-Cihadizmle mücadele için Ankara-Doha pozisyonu kısmen destekleniyor bile gözükebilir. Ama Ankara ve Doha’da gemisinde siyasal İslamcılık bayrağı taşıyanların bu konuda derin bir kaygıya kapılmaları boşuna değil.

Bugüne dek bir unsurun başka bir unsur ile dengelendiği karmaşık Amerikan politikası Trump’ın yeni siyasa öncelikleriyle karmaşıklığından bir şey kaybetmiş görünmüyor ama şüphesiz yeni gelişmelere de sahne oluyor. Küresel siyasal tercihlerinde içerde yürüteceği popülist iktisadi siyasalar ve dışarda Orta Doğu’dan Pasifik’e kaydırılan askeri varlığıyla Trump ABD’sinin Ortadoğu’da daha az müdahaleci olması aynı zamanda oldu-bitti siyasetlerine de kapı aralar bir sonuç üretecektir. Türkiye, İran, İsrail ve Suudi Arabistan’ın yatkın olduğu oldu-bitti hamleleri bölgenin kendi içinde daha da fazla çatışma üretmeye açık bir ortam yaratacaktır. Bu bakımdan İsrail’in Filistin’de, Türkiye’nin Irak ve Suriye sınır hattında, Suudi Arabistan’ın Yemen, Irak ve Suriye’de daha radikal hamleler yapması beklenebilir ancak Rusya’nın bölgedeki yeni “düzenleyici-ortak” rolü bu aktörlerin hareketlerini sınırlamaya devam edecektir.

Birbirlerinin etkisini kırmak için bitmek tükenmek bilmeyecek bir rekabet içinde olan İran-Türkiye-Suudi Arabistan’ın dar pencerelerinden görünenin ötesinde Trump’ın küresel siyasal sisteme getirmesi muhtemel yenilikler bu ülkelerin tamamını ABD’ye daha fazla bağımlı hale getiren sonuçlar üretiyor. Dünya genelinde otoriterizmin yükselişine hem meşruiyet sağlayan hem de bu eğilimler için yeni bir motivasyon kaynağı olan Trump diplomasi, karşılıklı bağımlılık ve işbirliği kavramlarını iyice aşındırıyor.

Ortadoğu’daki aktörler bir diğeri karşısında Trump’ın sağlayacağı bazı avantajları hayal ede dururken bölge ekonomileri, güvenliği ve refahı için Trump’ın vadettiği tek şey Meksikalı göçmen işçilere vadettiğinden daha fazla bir şey değil: Kendini hapsedeceği duvarı kendi öreceği bir yoksulluk ve dışlanma. Ankara, Tahran ve Riyad rekabet ve savaş yerine bölgesel işbirliği geliştirmediği yahut bu ülkelerdeki rejimler değişmediği sürece Trump tuzağından çıkılması hayal dahi edilemez.