Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Trump’ın tüm meydan okumalarına, tehditkâr ifadelerine karşın Ulusal Güvenlik Stratejisi-2017 adeta ABD emperyalizminin çaptan düştüğünün, iddialarından vazgeçtiğinin itirafı gibi. Buna karşın “tek dişi kalmış canavar” denilebilecek ölçüde çaptan düşmediği de ortada. Önümüzdeki dönem, daha fazla savaş endişesi yaratıyor

1986’da yürürlüğe giren bir düzenleme, ABD başkanlarına “Ulusal Güvenlik Stratejisi” (UGS) belgesi hazırlama zorunluluğu getirdi. Şimdiye kadar raporlar hep uzmanlar tarafından tanıtılıp, “düşük profilli” bir tarzda kamuoyunun değerlendirmesine sunulurdu. Metni okuduğu bile şüphe götüren Donald Trump’la birlikte UGS ilk defa, bir seçim nutku üslubuyla ucuz bir propaganda aracına dönüştürüldü.

Trump’ın tüm meydan okumalarına, tehditkâr ifadelerine karşın, UGS-2017 adeta ABD emperyalizminin çaptan düştüğünün, iddialarından vazgeçtiğinin itirafı gibi. Bilindiği üzere ABD 2. Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalizminin hegemon ülkesi haline gelmişti. Gramsci’nin tanımladığı biçimiyle hegemonya, askeri güç ve ekonomik ağırlık yanında, ancak politik-ideolojik cazibeyle kurulur ve sürdürülür. Sadece “zor ve tehdit” değil, “ikna ve rıza” mekanizmalarıyla süreklilik sağlanır. Amerikan emperyalizmi, George W. Bush’un “teröre karşı savaş” dönemindeki Afganistan ve Irak işgalleri dahil, hep “hür dünyanın lideri ”, “demokrasi ve insan hakları şampiyonu” gibi “yüce idealler” eşliğinde propaganda savaşı yürütmüştü.

Trump’ın basmakalıp “önce Amerika”, “Amerikan çıkarları” söylemi, başta Avrupa ile Japonya, hem müttefiklerini yabancılaştıran, hem de “karşıt güçler” diye tanımladığı Çin ve Rusya’nın kendi “ulusal çıkarlarını” izlemesini meşrulaştıran bir etki yapıyor. Çin’e , “Madem Trump’ın vizyonu ‘BD’yi tekrar büyük yapma’ hedefi ile sınırlı “ , öyleyse bizim de, “tarih sahnesinde sadece son iki asırdır kaybettiğimiz büyüklüğü tekrar elde etmeye kilitlenmemizi doğal karşılamak gerekir “ argümanını savunma fırsatı tanıyor.

ABD hegemonyasının yükselişi
1945 sonrası düzen, anaakım ideologların “hegemonik istikrar teorisi” adını verdikleri bir kurguya göre tasarlanmıştı. ABD, kapitalizmi yaymak, Sovyetler Birliği’ne karşı “hür dünyanın” temsilciliğine soyunmak için liderliği ele alacaktı. Kurumsal yapıyı da, askeri anlamda NATO, ekonomik düzlemde de IMF-Dünya Bankası-GATT, daha sonra DTÖ üstlenecekti. Doların egemenliği, hem İngiltere yerine ABD liderliğinin sembolik ifadesi, hem de Sterlin’in tahtında yeni likidite birimi anlamına geliyordu.

Bizim jargonumuzla “kolektif emperyalizm”, ABD-AB-Japonya’nın küresel kapitalizmin işleyiş düzenini belirlerken koordinasyon içerisinde hareket etmesi; askeri stratejinin tasarlanmasında, jeopolitik hakimiyetin kurulmasında Washington’un liderliğine tabi olması şeklinde tanımlanabilir. Emperyalistler arasında çatlaklar belirmesi halinde de, “ikincil güçler” ABD’nin önüne çıkmaz, en fazla kenara çekilir. Nitekim George W. Bush’ın “Irak harekâtında”, İngiltere Tony Blair liderliğinde “işgale” suç ortağı olurken, “eski Avrupa” diye yaftalanan, “Fransa ve Almanya” “istekliler koalisyonunun” dışında kalmayı tercih etmişti. Hatırlanırsa, o dönem Amerika’da kızarmış patatese bile, “ french fries“ yerine “freedom fries“ denilmeye başlanmıştı.

Çin’in dünya sahnesine çıkışı
ABD’nin, “uluslararası kapitalist düzen” garantörü rolünün, maliyetlerine paralel ekonomik dönüşü olmadığı tartışması, aslında 70’lerin sonunda başlamıştı. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, ardından 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, belli bir süre “tek kutuplu dünya” iyimserliği yaratmıştı. 90’larda girilen durgunlukla, ABD’nin ekonomideki korkulu rüyası “Japonya mucizesinin” son bulması da, bir muhasebe yapma ihtiyacını 2007’de patlak veren Küresel Finansal Kriz’e kadar erteledi.
Kriz, Çin’in yükselişini, ABD’nin irtifa kaybetmesini daha belirgin hale getirdi. Hatırlanacağı gibi, Obama döneminde, dış politika stratejisi, “Çin’i eksen” alma mantığı üzerine kuruldu; askeri gücün ağırlık merkezinin Ortadoğu’dan Pasifik’e kaydırılmasına karar verildi.

Çin dünyanın bir numaralı ihracatçısı, imalat sanayinin ana üssü haline gelirken, Dünya Bankası’nın satın alma gücü temelinde yaptığı hesaplamalara göre, 2014’te ekonomik liderliği ABD’den devraldı. Beijing’in Asya-Pasifik’teki yükselişi anlamında ilginç bir istatistik de şöyle: Aralarında Singapur, Malezya, Endonezya ve Tayland’ın da bulunduğu ASEAN ülkeleri, 1993’te dış ticaretlerinin yüzde 18’ini ABD’yle, sadece yüzde 2’sini Çin’le gerçekleştirirken; 2013’te ABD’nin payı yüzde 8.2’ye gerilerken, Çin’in ağırlığı yüzde 18’e sıçramıştı.

Obama’nın, “Çin’i kuşatma” planının ekonomik ayağını da, ABD’nin yanı sıra, başta Japonya ve Avustralya olmak üzere, Çin dışında bölge ülkelerinin hemen hepsinin dahil edildiği, Trans-Pasifik Ortaklık anlaşması (TPP) oluşturuyordu. Açıkça görülen, TPP’nin tüm amacı Çin’i tecrit etmekti.

Jeopolitiğin geri dönüşü mü?
Trump’ın Beyaz Saray’a yerleşir yerleşmez TPP’den çekildiğini açıklamasının, ABD egemen sınıflarının çıkarlarıyla da ne ölçüde örtüştüğü tartışılır. Kapitalizmin tarihi, Hollanda’dan İngiltere’ye, daha sonra ABD’ye, yükselen hegemon ülkenin, serbest ticaretin şampiyonluğuna da soyunduğunu belgeler. Geçen hafta Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te düzenlenen DTÖ toplantısında, Çin kendisine “piyasa ekonomisi” statüsünün tanınması talebini yenilerken, Trump yönetimi “Önce Amerika” gündemi çerçevesinde, tüm uzlaşmalara kapalı bir tutum izledi. Toplantı haliyle hiçbir karar alınamadan dağıldı.
Geçen hafta Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. Mc Master da, “jeopolitiğin geri dönüşünü” ilan etmişti. UGS belgesinde de, hep askeri kapasiteyi artırmaktan, yeni silah sistemleri geliştirmekten bahsediliyor. Küreselleşmenin sözü bile edilmezken, dış ticaretin de ikili ilişkiler temelinde yürütüleceği belirtiliyor. Bu ekonomik pazarlık masasına dahi silahla oturmak anlamına geliyor. Belki de en korkutucusu, nükleer olmayan bir saldırıya bile nükleer silahla cevap verme opsiyonu açık bırakılıyor…

Trump-Bush benzerliği
Trump’ın bizlerin iyice aşina olduğu bir mantıkla, “Ben Parislilere değil, Pitsburglulara sorumluyum” söylemi eşliğinde, “iklim değişikliği” küresel tehditler arasında sayılmadı. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesi, bölgeyi karıştırırken, Avrupa’dan dahi destekçi bulamadı, BM’de ABD’yi yalnızlığa sürükledi. İsrail’e karşı önyargı gerekçesiyle, ABD’nin UNESCO’dan çekilmesi de, Trump ideolojisinin çok kültürlü-kozmopolit bir dünyaya kapalı olduğunu kanıtladı. İran’la 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın çöpe atılacağının ilanı, ekonomik kriz ortamında Tahran ile ekonomik ilişkileri geliştirmekten medet uman Avrupalılar nezdinde zaten itibar görmemişti.

Aslında Trump’ın reaksiyoner, uzlaşmaz tavırları bir yönüyle George W. Bush dönemini andırıyor. Bush da, iklim değişikliğine karşı Kyoto protokolüne imza koymayı reddetmekten anti-balistik füze anlaşmasını tanımamaya; biyolojik silahların yasaklanması anlaşmasını kaale almamaktan, G.Afrika’daki “Irkçılığa Karşı Konferansı” boykot etmeye; son halka olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden çekilmeye “küresel liberal kapitalizm“ tasarımına karşı barikat oluşturmuştu.

Ne var ki, ekonomik yönüyle kapitalist küreselleşmenin savunuculuğundan da vazgeçmemişti, Trump’ın ise tamamen güç ve tehdit temelinde yükselen; korumacı, orman kanunlarının geçerli olduğu bir dünya özlemi duyduğu anlaşılıyor. Bu tasarımın, “silah ve enerji” sektörleri dışında, ne ölçüde ABD egemen sınıflarının tercihi olduğunu da zaman gösterecek.

Yeniden klasik emperyalizm çağı mı?
ABD’nin Trump’ın iddialarını gerçekleştirecek bir gücü bulunmadığı açık olmakla birlikte, “tek dişi kalmış canavar” denilebilecek ölçüde çaptan düşmediği de ortada. Ne yazık ki, önümüzdeki dönem, daha fazla savaş, daha fazla silahlanma, daha fazla kan ve gözyaşı endişesi yaratıyor.

Rusya hükümet sözcüsü Dmitriy Peskov, UGS’yi “emperyalist” olarak niteledi. Trump döneminin, sosyalist çevrelerde de emperyalizm tartışmalarını ateşleyeceğini tahmin etmek zor değil.

“Süper emperyalizm” tezinin ABD’nin küresel etki gücünün gerilemesi nedeniyle temelleri sarsıldı. ” Ultra emperyalizm” yaklaşımının ise, DTÖ örgütünün felç olması, ulusal güçlerin ağırlığını hissettirmesi, kapitalist küreselleşmenin geri çekilmesi nedeniyle savunulması güçleşiyor. Ne yazık ki dünyada, I. ve II. Paylaşım savaşlarına yol açan, askeri güç ve jeopolitiğin belirleyicilik kazandığı, Lenin’in öğretisine uygun “klasik emperyalizme” doğru bir gidişat gözleniyor…