Trump’ın yeni güvenlik kadrosu ve savaş davulları
01.04.2018 09:00 BİRGÜN PAZAR
Bu ortamda Soğuk Savaş dönemindekine benzer bir denge olasılığıyla değil, giderek artan bir entropi içinde, emperyalist güçler arasında çoktan patlak vermiş vekalet savaşları ortamından, geniş çaplı savaş olasılığına geçiş dinamikleriyle karşı karşıyayız. Zamanın ruhu bu dinamiklerin ürünü

Ergin Yıldızoğlu - Gazeteci-Yazar

Trump yönetimi, zamanın ruhuna uygun bir kadroyu nihayet bir araya topladı. Savaş davullarının sesi yükselmeye başladı.

Donald Trump, John Bolton’u Ulusal Güvenlik Danışmanı, Mike Pompeo’yi Dışişleri Bakanı, Gina Hasbel’i de CIA Direktörü olarak atadı. Atamalar medyada, özellikle Bolton’un kişiliğinden kaynaklanan tepkilere yol açtı: ‘Beyaz Saray’da bir fanatik daha’ (Max Boot), ‘Dick Chaney yönetimine hoş geldiniz’ (Stephen Walt), ‘jeopolitik riskler açısından, 1998’den bu yana en önemli olay’ (Ian Bremmer), ‘ ‘Önce Amerika’ dünyasının istikrarlı yükselişi’ (Financial Times); ‘Dünya Barışına tehdit’ (The Observer), ‘Savaş yanlısı bıyıklı’ (Le Figaro); ‘Önleyici vuruş yanlısı’ (Die Welt), ‘Paniğe kapılmanın zamanı’ (Fred Kaplan).

Bolton, Neo-con, JINSA’nın (Jewish Institute for National Security of America) önde gelen destekçilerinden; Siyasal İslam’ı ABD’ye yönelik büyük bir tehlike olarak görüyor. ABD, 2003’de Irak’a saldırmaya hazırlanırken, Bolton, “Gerçek erkekler İran’a gider” diyordu. Hatta, eski, İsrail Savunma Bakanı Shaul Mofaz’a (2002-2006) göre, Bolton, İran’a saldırması için İsrail’e baskı yapmış (Jarusalem Post, 25/03/2018); son dönemde de, ısrarla, Kuzey Kore’ye önleyici vuruş yapmak, Rusya’ya karşı “ölçüsüz tepki” vermek gerektiğini savunuyor. Pompeo, CIA başkanlığından geliyor; İran, Kuzey Kore, Rusya özellikle de Siyasal İslam gibi konularda Bolton’la aynı çizgide. Hasbel de CIA’in gizli işkence örgütlenmesini yönetmiş. ABD’de Ulusal Güvenlik Konseyi seviyesine yükselen bu militarist kadronun kaygı yaratması doğal. Ancak, bence esas kaygı duyulması gereken, militarizmi teşvik eden, bu kadroyu üreten zamanın ruhu.

Zamanın ruhu
Bu atamaların gerçekleştiği ortamın siyaset, ekonomi, hatta ideoloji alanındaki güncel tartışma konularına bakınca zamanın ruhunun nasıl şekillendiğini görebiliyoruz. Bu konuların ana başlıkları şöyle: ‘Liberal dünya düzeni dağılıyor’, ‘küreselleşmeciler geriliyor, ulusalcılar yükseliyor’, ‘Liberal demokrasi geriliyor, güçlü adamlar, otoriter eğilimler, popülist hareketler yükseliyor’. ‘Büyük güçler rekabeti dönemine girdik’. Bu başlıkların yanına, yeni teknolojik atılımlara, yapay zekaya, algoritmalara, siber savaşlara, enformasyon savaşlarına, insansız hava araçlarına, otonom silah sistemlerine ilişkin tartışmaları da ekleyebiliriz.

Bu atamaların yapıldığı günlerde, dünya medyasını meşgul eden haberler de zamanın ruhuna çok uygun: İngiltere’de bir eski casus ve kızı, bir tür kimyasal silahla zehirlendi. Kimin neden yaptığı açıklığa kavuşmadan, “mutlaka Rusya’nın işidir” savıyla Batı (ABD hegemonyası dönemindeki blok), son bir hamleyle safları sıklaştırmaya başladı. Önce İngiltere, ardından Avrupa Birliği ve ABD, “Soğuk Savaş” döneminden bu yana görülmemiş bir yaygınlıkta, eş zamanlı olarak, onlarca Rus diplomatını, sınır dışı ettiler. Böylece, “Batı” Rusya, Çin gibi yükselen güçlere, ekonomik güç “Doğu”ya doğru kaysa bile, siyasi üstünlüğünü korumaya kararlı bir bloklaşmaya hâlâ sahip olduğunu kanıtlamaya çalıştı; dünyanın geri kalanını bu blok karşısında yerlerini belirleme konusunda uyarmış oldu.

Aynı günlerde, Trump, ABD’nin demir-çelik sektöründe başlayan, genişleyerek Çin’den gelen ithalatın 60 milyar dolarlık kısmını etkileyecek korumacılık önlemlerini açıklıyordu. Gündemdeki bir diğer konu da “büyük veri”, Cambridge Analytica’nın, dünya çapında seçimlerde, propaganda ve sahte haber yoluyla seçmen manipülasyonu becerileri, “Bir gözetleme makinesi olarak Facebook” idi.

Emperyalizmde yeni biçimler
Cambridge Analytica ve Facebook etrafında yoğunlaşan tartışmalar, günümüzde emperyalizmin aldığı yeni biçimlere ilişkin önemli ipuçları da veriyor. Aktif kullanıcı sayısı, 2017 sonu itibariyle 2.2 milyar kişiye ulaşan Facebook, rakipsiz bir “veri madenciliği” (data mining) platformu oluşturuyor. Bu “büyük veri” kaynağına dayanarak, tek tek insanların, ya da grupların, siyasi, dini, cinsel eğilimleri, kültürel özellikleri saptanabiliyor. Cambridge Analytica, bu verilere ulaşarak, çeşitli algoritmalarla analiz ediyor, genel seçimlerde, referandumlarda seçmeni maniple ederek sonucu etkileme teknikleri geliştiriyor, bunları da çeşitli ülkelerin yönetici seçkinlerinin hizmetine sunuyor.

İlginç olan şu ki, Cambridge Analytica bu “hizmetlerden” para kazanıyor ama, esas gelir kaynağı bunlar değil. Cambridge Analytica, sunduğu hizmet sonuç verdiğinde, örneğin, hizmeti satın alan kesim seçimleri kazandığında yeni bir durum oluşuyor. Cambridge Analytica bu kez, uluslararası dev şirketler için bu ülkelerin kaynaklarına, pazarlarına ulaşma olanakları verecek imtiyazlar sağlayan bir aracılık kuruluşa dönüşüyor (örneğin, Kenya, Nijerya); esas geliri de bu aracılık hizmetlerinden kaynaklanıyor.

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan özel savaş şirketleri de benzer bir aracılık işlevi üstleniyordu. Şimdi bunlara “veri madenciliği”, seçmen ve kamuoyu manipülasyonu yapan şirketler ekleniyor. Dünyanın kaynaklarının ve pazarlarının paylaşımında bu yeni emperyalizm biçimleri giderek önem kazanıyor.

Yeni bir ‘Soğuk Savaş’ mı?
Bu gelişmelere, Rusya-ABD arasında hızlanan silahlanma yarışına (hipersonik füzeler filan) ilişkin gözlemler eklenince, kimi yorumcular, haklı olarak “Yeni bir Soğuk Savaş başlıyor” sonucuna ulaşıyor.

Gerçekteyse, çok daha tehlikeli bir şey başlıyor. Birincisi karşımızda küresel çapta rekabet üzerinde yükselen iki bloklu, iki “farklı” sistemli, nükleer bir hegemonya dengesi yok. Soğuk Savaş’ın temelinde her iki blokun da kendine özgün istikrarlı bir sermaye birikim rejimi içinde yaşıyor olmaları vardı. Bu sermaye birikim rejimleri istikrarlarını kaybetmeye, ekonomileri krize girmeye başlayınca, her iki hegemonya da gerilemeye, bloklar da giderek çözülmeye başlamıştı.
Hegemonya merkezlerinden biri artık yok. Buna karşılık, küresel üstünlüğünü ekonomik, teknolojik alanlarda, düzen kurma kapasitesini siyasi alanda yitirmeye devam eden hegemonyacı bir güç ve onun kurup yönettiği düzeni sorgulayan “yeni yükselen” güçler var.

ABD merkezli Batı, yeni yükselen güçlerle arasındaki rekabeti liberal-illiberal, demokratik-otoriter gibi ikilemlerle tanımlamaya çalışarak sözde ahlaki bir üstünlük iddiası sergilemek istese de, bu rekabet ideolojik değil ekonomik ve jeopolitik.

Diğer bir deyişle, düzenleme sistemi mali krizle birlikte iflas etmiş bir kapitalizmin yapısal krizinin, uzun durgunluk döneminde, yükselen toplumsal tepkiler karşısında, kendi ulusal ekonomilerini korumaya giderek daha çok önem veren bir ulus devletler arası rekabet ortamı söz konusu. Bu manzara, “Soğuk Savaş”tan daha çok 19. yy’ın son çeyreğiyle 20. yy’ın ilk on yılındaki uluslararası şekillenmeye benziyor.

Bu ortamda Soğuk Savaş dönemindekine benzer bir denge olasılığıyla değil, giderek artan bir entropi içinde, emperyalist güçler arasında çoktan patlak vermiş vekalet savaşları ortamından, geniş çaplı savaş olasılığına geçiş dinamikleriyle karşı karşıyayız.

Zamanın ruhu bu dinamiklerin ürünü; Bolton, Pompeo, Hasbel, hatta korumacı ekonomik danışman Navarro’lu, Trump yönetimi bu zamanın ruhunun...

Ve AKP Türkiye’si
Türkiye, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD liderliğinde kurulan uluslararası ekonomik ve siyasi-askeri mimarinin, “Soğuk Savaş” döneminin en kritik jeopolitik alanlarından biriydi. Soğuk Savaş sonrası dönemin ilk yıllarında Türkiye’nin önemi azalmaya başlamıştı. ABD gerileyen hegemonyasının yerine, bir imparatorluk projesi ikame etmeye yönelince, Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında Türkiye’nin önemi tekrar arttı. Öyle ki, bölgedeki ilk rejim değişikliği, Siyasal İslam’ı iktidara getirecek biçimde Türkiye’de gerçekleşti. Bu değişiklik gereğince, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında Türkiye devleti, “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini, Cumhuriyet’ten bu yana gelen Kemalist “ulusal proje” söylemini terk edecek, bölgede ABD planlarını kolaylaştırma işlevini üstlenecekti.

ABD emperyalizmiyle, AKP liderliğindeki siyasal İslam arasındaki bu ilişkide, kabul etmek gerekir ki, hangi şeytanla işbirliğine girdiğini, bu şeytandan nereye kadar yararlanacağını yalnızca siyasal İslam biliyordu.

ABD tarafının oryantalizmi İslam kültürünü, siyasal aklının işleyişini anlamaktaki inanılmaz yetersizliğiyle, AKP dış politikasının mimarı, Prof. Davutoğlu’nun, siyasal İslam’ın Osmanlı fantezileri ve bölgeyi anlamaktaki yetersizliği birleşince, Türkiye’de Siyasal İslam’ın totaliter rejimi, Ortadoğu’da da Suriye bataklığı şekillendi.

Zamanın ruhu içinde, dünya jeopolitiği 19. yy’ın sonuna benzemeye devam ettikçe AKP liderliğindeki Siyasal İslam’ın Osmanlı mirası fantezileri, önderlik etmeye heveslendiği Arap dünyasının en önemli ülkelerini, kendisine karşı bloklaşmaya iterek, acı bir ironiye dönüşmeye başladı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki dış politika fiyaskolarını, ağır can ve mal kaybına yol açan askeri maceraları, ekonomik-finansal kriz işaretlerini bugün de görmek olanaklı.

O zaman Osmanlı imparatorluğu büyük güçlerin kaynak rekabeti coğrafyasının, daha sonra da paylaşım savaşının tam ortasındaydı, o basınçlara dayanamadı. Bugün de AKP Türkiye’si, büyük güçlerin kaynak paylaşım rekabetinin ürettiği jeopolitik fay hatlarının kesiştiği bir coğrafyada bulunuyor. Dahası AKP Türkiye’si, Osmanlı fantezilerinin de yardımıyla, bu fay hatlarının kesiştiği yerdeki çukura kendi arzusuyla girmiş görünüyor.

Dün Osmanlı İmparatorluğu emperyalist paylaşım rekabetinin ve savaşların basıncına nasıl dayanamayarak dağıldıysa, bugün de AKP Türkiye’sinin birbirine sürtünen fay tabakaları arasındaki bu çukurda boğulması gerçek ve güncel bir olasılıktır.

Bir taraftan dış kaynağa bağımlı Türkiye ekonomisi için deniz bitiyor, IMF raporu, Moody’s’in kredi notunu düşürmesi, TL’nin 4 dolara vurması gibi gelişmelerin de sergilediği gibi şiddetli bir kriz olasılığı hızla artıyor. Olası bir ekonomik krizin hızla siyasi bir krize, jeopolitik alanda yaşamsal bir riske dönüşme potansiyellerinin arkasında kabaca iki neden olduğu söylenebilir:

Birincisi, ülkede, Türk-Kürt, dindar-laik, Alevi-Sünni, son olarak da yerli/milli-terörist/komünist ikilemlerinin yarattığı bölünmeyi derinleştirerek, toplumun rıza alamadığı kesimini şiddetle bastırarak, gerekirse iç savaşı da göze alarak iktidarda kalmaya kararlı bir siyasi hareket var. İkincisi, bu bölünmüşlükler içinde, Türk-Kürt ve Alevi-Sünni ikilemlerinin Suriye’deki jeopolitik çukura kadar uzanan boyutları ve bağlantıları, oradaki enerjiyi, ülke içine taşıma kapasitesi yüksek.
AKP liderliğindeki siyasal İslam’ın egemen sınıfının ve seçkinlerinin (dinci entelijensiyanın) iktidarda kalma ihtirası, etrafında olup bitenleri, hızla gelişen riskleri anlama kapasitesinden oldukça büyük. Bu yetersizliğin ülkeyi ve halklarını, bir iç savaşın içine sürükleme, emperyalist rekabetin hatta vekalet savaşlarının yakıtına dönüştürme riski her gün biraz daha artıyor.