Trump ve tekelci sermaye
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Trump “yeldeğirmenlerine saldıran bir divane” değil, ABD tekellerinin hissiyatına tercüman olan bir figür gibi görünüyor

Donald Trump 20 Ocak’ta sağcı, milliyetçi milyarder kartvizitiyle Beyazsaray’a yerleşti. Konuşmadan duramayan (Trump özelinde tweet atmadan demek daha doğru!), yeni düşmanlar yaratmadan var olamayan, kendini hep “düzen dışı ve yalnız” bir kimse sıfatıyla takdim etmekten hoşlanan, özellikle eğitimsiz sade vatandaşla doğrudan diyalog kurmayı bir şekilde başaran özellikleriyle RTE ile sayısız ortak noktaları bulunuyor.

ABD’deki Trump karşıtı gösteriler, onun kadın düşmanı, ırkçı, göçmen karşıtı, Müslümanları hedef tahtasına koyan nitelikleri üzerinde yoğunlaşıyor. Amerikan toplumunun gösterdiği bu refleks, haliyle haklı ve isabetli. Ne var ki, ekonomik politikası tercihlerinden bağımsız, özellikle ABD sermayesinin küresel rekabet içerisindeki konumlanışını göz önüne almadan değerlendirmek eksik olur.

Trump’ın, “Önce Amerika” ve “Amerika’yı tekrar büyük yapmak” söylemlerinin ardında neler yatıyor? Trump bu mesajlarıyla öncelikle 80’lerle birlikte Ronald Reagan tarafından uygulanmaya başlanan “neoliberal” politikaların işsiz bıraktığı ve/veya yaşam standartlarında gerileme yarattığı “mavi yakalı” imalat sanayi işçilerine hitap ediyor. Özellikle 1994’te yürürlüğe giren NAFTA sonrası Meksika’ya kaptırılan istihdamı geri kazanma sözü veriyor. Üretimi ABD’de gerçekleştiren, karlarını ülkede tutan sermayedarların ödüllendirileceği mesajını iletiyor. Gerek kurumlar, gerekse sermaye kazancı vergilerinin aşağıya çekileceğini vaat ediyor.

Arz yönlü ekonomi yeniden ısıtılıyor
Öncelikle, Trump’ın kendine has deli dolu üslubuyla sunduğu bu vaatler manzumesi, “arz yönlü ekonomi” tabir edilen kurguyla tam örtüşüyor. Bu zihniyete göre çalışkan, risk alan, güçlü girişimcilerin önünü açmak; onları düşük vergilerle, ayak bağı niteliğindeki sosyal ve çevresel düzenlemeleri gevşeterek ve cazip kamu ihaleleriyle heveslendirmek gerekir. Aslında, “efsanevi” FED Başkanı Alan Greenspan’in de tilmizi olduğu Ayn Rand’ın “ultra liberal” felsefesiyle tıpa tıp çakışan görüşler bunlar.

Öte yandan, “zayıf, üretken olmayan, işi kaytaran, her şeyi devletten bekleyen” insan tipini de hizaya getiren bir düzen kurmak gerekir. Müslümanlara, göçmenlere, evli olmayan kadınlara yönelik ön yargıları okşayan bir söylemle de, ucuz yoldan bir “karşıt” yaratılır. İşte, üretimini ABD’de gerçekleştiren iş adamları sayesinde yeni iş ve istihdam alanları açılacak, sermayedarlar daha fazla kar ederken, iş sahibi olan emekçilerin de yüzü gülecektir. Uygulanan düşük oranlara karşın vergi gelirleri artacak, herkesin cebi dolacak, yüzü gülecek, “akmasa bile damlayacaktır”.

Vaatler gerçeklerle örtüşmüyor
Araştırmalar, öncelikle Trump’ın iddia ettiğinin aksine ABD’de vergi oranlarının yüksek olmadığını, fiiliyatta yüzde on dört civarında seyrettiğini gösteriyor. Ayrıca, Meksika ve benzeri ülkelere kaptırılan istihdam ABD’ye geri dönse de, 1945-75 arasında “Kapitalizmin Altın Çağı” diye tabir edilen dönemdeki gibi “sendikalı-tatminkar ücretli” döneme benzerlik göstermeyecek, ancak Güney ülkeleri tipi güvencesiz işlerde istihdam kapıları açılacaktır.
Trump’ın bir beklentisi de, başta Apple, Microsoft tarzı şirketlerin yurt dışında tuttukları trilyonlarca doların ülkeye geri dönmesidir. Gelgelelim bu davet karşılık bulsa bile, büyük şirketler küresel krizin geride kaldığından, onları gelecekte daha canlı bir talebin beklediğinden emin olmadıkları için ellerindeki fonları kendi hisselerini geri almak ve temettü ödemelerini artırmak için seferber edecekler. Nitekim Trump’ın seçilmesiyle birlikte, Dow Jones endeksinin 20 bini aşması, küresel sermayenin bayram yaptığını gösteriyor. Trump’ın ayağının tozuyla, solun ve sendikaların karşı çıktığı Trans Pasifik Ortaklığı (TPP) anlaşmasının üstünü çizmesi de, ne yazık ki işçileri güzel günlerin beklediği anlamına gelmiyor.

Trump bankerlerin yanında
Zaten Trump’ın ilk icraatlerinden birisi de, 2008 Wall Street depreminden sonra yürürlüğe giren bankacılık düzenlemelerinin iptali oldu. Böylelikle bankalar, Dodd-Frank adıyla bilinen yasanın iptaliyle kendi hesaplarına spekülatif işlemler yapabilecekler. Nisan ayından itibaren geçerli olacak direktif banka hisselerinin coşmasını getirdi. Tez elden Trump’ın “finansa” karşı “üretimin” temsilcisi olduğu imajının mesnetsizliği ortaya çıktı.
Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis’in ifadesiyle, Trump’ın da mensubu bulunduğu “Milliyetçi Enternasyonal” yükselişe geçti. Nitekim Almanya’nın Koblenz şehrinde Almanya için Alternatif (AfD) ev sahipliğinde, Fransa başkanlık seçimlerini bekleyen Marine Le Pen, Hollanda Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders bir araya gelip, Trump’ın kulaklarını çınlattılar. Bir tür faşist olarak nitelendirilebilecek aşırı milliyetçileri, göçmen karşıtlığı, küreselleşmeye mukavemet gibi temalar ortaklaştırıyor. Peki tekelci sermaye, diğer bir ifadeyle “çok uluslu şirketler” açısından bu tepki, anakronik, realiteden uzak bir çizgiyi mi ifade ediyor?

Küresel şirketler ricat ediyor
Küresel kapitalizmin önemli yayın organlarından, haftalık İngiliz dergisi The Economist’e göre, kesinlikle hayır. Derginin 28 Ocak sayısının kapağı, “ricat-korumacılık döneminde küresel şirketler”di. İddiaya göre, 25 yıl önce Francis Fukuyama tarafından ilan edilen “tarihin sonu”nun da sonu gelmişti.

Şirketlerin müşterilerini, üretimlerini, sermayelerini ve yönetimlerini uluslararası düzene taşıma takıntısı, artık geçerliğini yitirmekteydi. Ölçek ekonomisi yanında vergi oranları, sosyal haklar ve çevre standartlarının düşük olduğu coğrafyalarda odaklanma stratejisi artık yeterince karlı ve avantajlı görünmüyordu. Bir çok şirket tedarik zincirlerini basitleştirmenin, merkez ülkede yoğunlaşmanın arayışı içerisindeydi. Yerel firmaların teknoloji ve “know-how” gibi konularda çok ulusluları yakalamaya başlamışlardı. Özellikle imalat sanayi firmaları yuvaya dönüş hazırlıkları içerisindeydiler. ABD açısından Google ve Netflix gibi teknoloji firmaları, ilaç üreticileri ve finans sektörü için “küreselleşmenin cazibesi” devam ediyordu. Hilton ve Intercontinental gibi otel zincirleri, Mc Donalds, KFC benzeri “fast food” devleri ise artık “franchising”i tercih etmekteydiler. Buna karşın ulusal ve bölgesel pazarlara ağırlık vermeyi, ulusal sınırlar gerisinde “korunmayı” talep eden şirketler çoğunluktaydı.

Oldukça çetrefilli ve uzun tartışmaları davet eden bir konu. Ama en azından The Economist’in tezlerini doğru kabul edersek, Trump “yeldeğirmenlerine saldıran bir divane” değil, ABD tekellerinin hissiyatına tercüman olan bir figür gibi görünüyor.

Popülizmin sağı solu
Bu noktada, Koblenzcilere, Britanya’da Brexit’e ön ayak olan UKİP’i de katarsak, “sağ popülistlerle”; Podemos, SyrIza, ABD’de Bernie Sanders, belki İtalya’daki 5 Yıldız hareketini dahil edebileceğimiz ‘sol popülistleri” karşılaştırmakta yarar olabilir. Çünkü yaygın medyada, sanki özel bir gayretle aynı torbaya sokulduklarına tanık oluyoruz. Diğer bir ifadeyle, kapitalist küreselleşmeye, neoliberalizme, finansallaşmaya karşı direnenlerin hepsini “faşizan” bir çizgiyle özdeşleştirme çabası sürdürülüyor.

Son Davos toplantısında gözlemlendiği gibi küreselleşmenin savunusu Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping ve Alman Şansölyesi Angela Merkel’e kalırken, muhalefetin ise iki ayrı kanadı bulunuyor. Paolo Gerbaudo, post-neoliberalizm döneminde, egemenlik kavramının hem söylemsel hem de politik düzlemde, hegemonyayı kazanabilmek için sağ ile sol, ilericiler ile gericiler arasında anahtar bir rol oynadığını öne sürüyor. Çok uluslu şirketlerin, daha avantajlı koşullar elde etmek üzere hükümetlere şantaj uygulamasının tepki doğurduğunu, bunun da egemenlik kavramına kıskançça sahip çıkılmasına yol açtığını söylüyor.

Ne var ki; sağcılar için egemenlik, sadece kendi “milli” sınırları içerisinde dış düşmanlara karşı etnik ve tecritçi bir çizgide savunuluyor. Siyasetin temel misyonu da güvenlik ve koruma olarak görülüyor. Egemenliğin gündeme gelmesi, sınırların göçmenlere kapatılması, güvenlik ve sosyal ahenge aykırı görülen azınlıkların “dışlanması” bağlamında ortaya çıkıyor.

Halbuki ilerici egemenlik vizyonunun Podemos’tan, Bernie Sanders’e tamamen farklı bir tınısı bulunuyor. Bu yoruma göre finans ve ticaret akımları yerel toplulukları tehdit ediyor. Egemenliğin sade yurttaşlar tarafından iradelerine ipotek koyan bankacılara, yolsuzluğa bulaşmış politikacılara, Troyka ve IMF türü uluslarüstü güçlere karşı savunulması gerekiyor. Yerel, bölgesel, ulusal ve kıtasal boyutta, göçmenlere sığınma hakkını ihmal etmeden, egemenliğin şirketlerin eline geçmesine direnmek mümkün. Neoliberalizmin ekonomik, politik, ahlaki krizinin yarattığı öfke ve karmaşa karşısında, solun halkın kaderini kendi eline alabildiği, ilerici bir egemenlik anlayışıyla ortaya çıkması ihtiyacı hissediliyor. (Post-neoliberalism and Politics of sovereignty/Open Democracy).

Sonuç
Neoliberal ütopyanın sessiz, itirazsız, adeta bir kader gibi kabullenildiği günlerin geride kaldığı görülüyor. Trump gibi şarlatanların kısa sürede hayal kırıklığı yaratacağını öngörmek zor değil. İnandırıcı, uygulanabilir, ufuk açıcı alternatifleri tartışmanın işte şimdi tam zamanı; Türkiye’de, Avrupa’da, her yerde…