Tuhaf sevgi
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Edebiyatta da, siyasette de çölümsü bir ortamda serap görüp kum tepelerini vaha zannede zannede hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat sürerken, herhangi bir karşılık beklemeden insanların düşünceleri uğruna ya da hakikate ulaşma uğruna türlü zorlukları ve umutsuzlukları göğüsleyişindeki gizi düşünüyordum 1 Mayıs’tan önceki gece. İçimde tuhaf bir coşku, tarifi zor hüzne bulanmış bir neşe vardı gece gece. Neydi bu her şey kötüye giderken umutlu olma ruh hali?

Bu ruh halinin en önemli nedeni, bazı insanların nedendir bilinmez içlerinde taşıdıkları, bazen kurtulmak için çaba bile gösterdikleri o “tuhaf sevgi”ydi bana göre. “Tuhaf sevgi” dememin sebebi, diğer sevgi türlerine göre fazlaca talepkâr, acımasız ve huysuz bir sevgi olması. Kendi arzularını doyurma işine yarayan dünyevi sevgiden ya da oldukça karmaşık niteliklere sahip olsa da sonunda insanı bir ödülün beklediği Tanrı sevgisinden farklı bir sevgiydi bu. Öyle akılla, mantıkla filan anlaşılması zor bir şey. Mesela Hrant Dink, bu “tuhaf sevgi”ye yakalanmamış olsaydı, muhtemelen aramızda olacaktı. Ama sanki kontrolden çıkmış gibi, o “tuhaf sevgi”nin peşine takılıp, kendisini her taraftan kuşatılmış korkunç bir dünyanın içinde buldu. Başına gelecekleri bilmiyor olabilir miydi, hakikat söyleyicisi olarak ortaya çıkarken? Yazılarından gördüğümüz kadarıyla, her şeyin farkındaydı ve içindeki o “tuhaf sevgi”nin taleplerine boyun eğmeyi tercih etti her zaman.

O “tuhaf sevgi”, içine doğduğumuz dünyanın kötü bir yer olduğundan emin olduğu için olsa gerek, içine girdiği insanı dünyayı değiştirmeye kışkırtır her zaman. Bize saldıran, azar azar içimize çökmemizi sağlayarak bizi yok etmek isteyen dünyayı, hakikat arayışlarıyla değiştirmemizi ister o “tuhaf sevgi”.

İlham Dilman’ın YKY’den çıkan “Sevgi” adlı kitabında Kierkegaard, Hıristiyanlık’taki sevgi anlayışını yansıtan “Komşunu kendin gibi seveceksin” sözüne, “kendin gibi” ibaresi yüzünden karşı çıkar. “Gerçek sevgi fedakârlık sevgisidir,” Kierkegaard’a göre. Komşunu kendin gibi seveceksin emri, bir başkasını kendinden daha fazla sevmeni yasaklar ki, böyle bir sevginin “Tanrı sevgisi”ne dönüşmesi mümkün olamaz artık. Bahsettiğim o “tuhaf sevgi”nin “Tanrı sevgisi”yle bir alakası yok, ama benzer bir yanı var: İnsanın hakikati kendisinden ve diğer şeylerden daha çok sevmesini talep eder “tuhaf sevgi”. Çünkü diğer tüm sevgilerin huzur bulabileceği gerçek bir dünyanın yaratılması, ancak Kierkegaard’ın bahsettiği fedakâr sevgiyle mümkün olabilir. Yani “dünyayı kurtarmak” isteyen insanların sevgisiyle…

Geçenlerde birisi, bir olayı yorumlayışımdan yola çıkarak “dünyayı kurtaran adam” rolüne kendimi fazlasıyla kaptırdığım yönünde bir eleştiri getirmişti. Demek istediği şey, devrimcilerin egosu yüksek insanlar oldukları için, başka insanların sorumluluğunu üzerlerine alıp, acılarını kendi acıları belleyip dünyayı kurtarmaya çalışarak, büyük bir yanlışın içine düştükleri. Peki diyelim ki “dünyayı kurtaran adam” olmak yanlış. Öyleyse diğer seçenek ne? Her şeyin akışına bırakıldığı, kurtulacaksa bile, bunun o akışın içinde kendi kendine olacağı bir dünya mı? Hrant Dink, “Ermeni Sorunu”nun yüz yıldır kendi kendine çözülemediğini gördüğü için “dünyayı kurtarmaya” çalışmamış mıydı?

Thomas Bernhard’ın YKY’den çıkan “Düzelti” adlı romanındaki anlatıcı, içine doğduğumuz dünyanın, özene bezene üzerimize giydirilen her tarafı yırtılmış, bize iyice küçük ya da iyice büyük gelen pis bir giysiye benzediğini söylüyordu, anımsadığım kadarıyla. Bazıları o giysinin tam bedenlerine göre olduğunu düşünebilir, hatta o giysiden yayılan kan ve barut kokusuna burunları alışmış da olabilir. Ama dünya, insanlığın yaşadığı dehşet verici acıların izini taşıyan kanlı ve pis bir giysi olarak üzerimizde duruyor yine de. O giysiyi ilmik ilmik araştırıp tüm yırtıklarını, üzerindeki kan ve petrol lekelerini tespit ederek nasıl bir giysi tasarlamamız gerektiğini öğrenmemiz gerek öncelikle. Ancak ondan sonra, giysinin kolayca yırtılacak yerlerini daha sağlam dikmemiz mümkün olabilir. Kierkegaard’ın “sevgi inşa eder” dediği gibi, sevgi aynı zamanda dünyanın yırtıklarını dikmeye de yarar…

Birazdan sabah olacak. 1 Mayıs sabahı… Dünyanın ezilenleri, yani terzileri, içlerindeki o “tuhaf sevgi”yle birlikte, hatta o sevgiyi bir mezuraymış gibi kullanıp dünyanın meydanlarında ölçü alacaklar…

İyi sabahlar…