Türban Bayramı!
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT
AKP iktidarı, TC’yi dinci bir rejime dönüştürme politikasını hiç sektirmeden adım adım uyguluyor

AKP iktidarı, TC’yi dinci bir rejime dönüştürme politikasını hiç sektirmeden adım adım uyguluyor.
Bir yandan ortaöğretimi hızla imam-hatipleştirirken, öbür yandan yönetmelik değişiklikleri ve fiili uygulamalarla türbanı ilkokula, hatta okul öncesi eğitim kurumlarına sokmaya çalışıyor…

“Üniversitelerde türbana özgürlük!” kampanyaları sırasında hep şunu söylüyorduk:

“Bu iş üniversiteyle sınırlı değil. Amaç, türbanı her düzeydeki okullara ve kamu kurumlarına sokmak; eğitimi ve toplum yaşamını tümüyle dinselleştirmektir.”
AKP sözcüleri bizi yalanlamak için topluma iyimser açıklamalar yapıyor, laik kesimin eleştirilerini “provokasyon” olarak niteliyorlardı.
Örneğin 2010 yılının Ekim ayında kimi illerde ilkokul öğrencilerinin türbanla okula gönderildiği haberleri basında yer alınca, dönemin AKP Grup Başkan Vekili, bugünün Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli şöyle demişti:

“Çok açık söylüyorum, ilköğretimde başörtüsü serbestliği gibi bir proje ve çalışmamız asla yok. Yaşananlar provokasyon. Acaba birileri 28 Şubat dönemindeki olayları akıllara getiren toplum mühendisliğine mi soyundu diye düşünüyoruz. Sekiz yıldır iktidardayız. Ne ailelerin ne de çocukların böyle bir sorunu var.”

Her zamanki gibi yalan söylüyorlardı! Çünkü türban onlar için iktidarlarını sürdürmenin bir aracıydı ve sıkıştıkları her durumda bu siyasal simgeyi kullanmaktan asla vazgeçmeyeceklerdi!

Dinci gericiliğin özlemi, “başı bağlı bir Türkiye” idi!
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da katkılarıyla AKP’nin hayali gerçek oldu! Önce üniversitelere, sonra Meclis’e ve kamuya soktular türbanı! Şimdi de tüm öğretim kurumlarına…

Öngörü yoksunu CHP, gelinen bu noktadan mutlu mudur acaba?
Kılıçdaroğlu, “Türban özgürlüğünü ben sağladım” diye övünüyor mu hâlâ?
Ne yapacak, nasıl geri döndürecek bu kör gidişi?

Ama CHP’nin böyle bir derdi olduğunu hiç sanmıyorum.
Nitekim “Yeni CHP”nin “yeni yüzü” ve dinsel konulardaki sözcüsü Mehmet Bekâroğlu fetvayı vermiş:
“CHP bundan sonra türban tartışmalarının içinde olmayacak!”
Ya neresinde olacak? Yani AKP hükümeti türbanı, camiyi, mescidi ilkokullara, anaokullarına kadar sokacak ve siz, “Aman bize din düşmanı demesinler!” diye seyirci kalacaksınız, öyle mi?

Sağdan oy almak için gericiliğe vermediğiniz ödün kalmadı! CHP’yi tarihsel köklerinden, devrimci kimliğinden kopararak tanınmaz duruma getirdiniz!
Peki, neye yaradı bütün bu savrulmalar?

Oyunuzu artırmak şöyle dursun, yıllar yılı partinize gönül vermiş insanları bile küstürüp kendinizden uzaklaştırdınız.
CHP artık AKP’nin elinde rehindir!

Kemal Kılıçdaroğlu şimdilerde “Dersimliyim” diye övünüyor ama Alevilerin türban konusundaki kaygılarını ve uyarılarını duymazlıktan geliyor!
Böyle giderse, kendisini “düşkün” ilan etmelerinden korkarım!
Ne diyelim?

“Türban Bayramı” herkese kutlu olsun!
“Yeni Türkiye”nin “Yeni CHP”sine de…

***

ŞUT: Yalakanın iyisi…

Bir arkadaşımdan duymuştum...
Bugünün mebzul miktardaki yalakasına cuk oturuyor:
“Yalakanın iyisi, efendisi yellendiğinde derin nefes alandır!”
A Ş U T

***

Metin Demirtaş için…

27 Eylül’de iki değerli yazarımızı yitirdik: Metin Demirtaş ve Talip Apaydın… İkisi de bu ülkenin aydınlık yüzüydü. Adları unutulmayacak…
Metin Demirtaş’ın ölümü, tam da Ataol Behramoğlu’nun tanımladığı gibi oldu: “Bir yıldırım çarpması, bir yürek vurgunu gibi apansız…”
Güçlü ozanlığının yanı sıra gerçek bir devrimci ve yurtseverdi Metin Demirtaş. Hapislerde yatmış, bir bacağını bu yolda yitirmişti. O yüzden dönekleri hiç sevmez, onları yerden yere vururdu!
Bir konuşmamızda demişti ki, “Puşkin’in bir öyküsünde okumuştum, ‘Onurunu gençliğinde koru!’ sözünü... Bunun bir Rus atasözü olduğunu, daha sonra öykünün çevirmeni, arkadaşım Ataol Behramoğlu’ndan öğrendim. Gençlikte lekelenen onurun utancı bir ömür boyu sürermiş. Bugünlerde ‘Yetmez ama evet’çiler için bu sözü tersinden kuruyorum: ‘Onurunu asıl yaşlılığında koru!...”

Son yıllarda Nasrettin Hoca fıkralarına adamıştı kendini. Yergi yüklü o fıkraları şiir diliyle yeniden yaratarak kitaplaştırıyor, fiziksel engeline karşın Antalya’da kasaba kasaba dolaşarak halkla paylaşıyordu. Hatta bu iş için bir de eşek kiraladığını söylemişti bana!
Son konuşmamız bir ay önce oldu. “Özledim seni Metin, sağlığın iyi mi?” diye sorduğumda, yakınlarda düşüp protezini sakatladığını, bu yüzden de on gün kadar sayrılarevinde kaldığını söylemişti. Telefonla konuşurken, aklına bir şey gelmiş gibi, “Yaptığım işleri ben sana sonra ayrıntılı yazarım. Hadi şimdi hoşça kal!” diyerek birden kapatmıştı telefonu… Biraz şaşırmıştım. Acelesi vardı herhal diye düşündüm; bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibiydi…

Mektubu gelmedi ama 27 Eylül sabahı ölüm haberi geldi, “Bir yıldırım çarpması, bir yürek vurgunu gibi apansız…”
Can kardeşimi, onun için 1988 yılında yazdığım dizelerle uğurluyorum:

“Bir Mendil Gökyüzü”dür Metin Demirtaş,
Acının ve umudun damıtılmış renginde,
Babaları götürülmüş çocuklar kanatır onu,
“Hançer ve Lirik”tir taşıdığı yüreğinde.