Türkiye, Avrupa’nın içinde mi, dışında mı?
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

AB Parlamentosu, Türkiye ile müzakere sürecini dondurma kararı aldı.

Venedik Komisyonu, Anayasa değişikliğinin demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmadığını saptadı.

AGİT izleme heyeti, Anayasa halkoylamasının demokratik standartlara uygun olmadığını raporlaştırdı.

AKPA ise, Türkiye’yi demokrasi ve hukuk devleti açısından denetim sürecine aldı.

Karar ve raporların tarihleri, geçen aylar, haftalar ve günler...

Hükümet ve çevrelerinin tepkileri, ‘Türkiye, Avrupa mekânı dışında’ bir ülke imiş izlenimini yaratıyor. Önceki günkü karara tepkide ise, AB hedef alındı; oysa karar mercii Avrupa Konseyi.

Üç Avrupa ve üç yanılgı...
1) Avrupa Konseyi (AK): Türkiye’nin başından (1949) bu yana içinde yer aldığı ‘İnsan Hakları Avrupası’ örgütü. Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi (AKPA), Konsey organı.

2) Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT): Yine Türkiye başından (1975) beri içinde...

3) Avrupa Birliği (AB) ise, Türkiye’nin aday olduğu iktisadi ve siyasi kurum ve yapılar bütünü.

Başlıca üç yanlış:
-Üç Avrupa kurumlaşmasını birbirine karıştırmak,

-Onları dış örgütler olarak görmek,

-Onların rapor ve kararlarını hep önyargılı ve siyasi olarak görüp, “Kaybeden kendileri olacak” demek.

İhlal var mı, yok mu?
AKPA kararının gerekçesini oluşturan ihlaller, yalnızca İnsan Hakları Avrupa Hukuku’na değil, yürürlükteki Anayasa’ya aykırılığın da ötesinde, anayasayı askıya alan uygulamaların ürünü. Hatta, bir toplum tasarımının parçası.

Tasarlanan toplumu inşa yolunda her türlü iktidar aracı kullanılarak, girişilen Anayasa operasyonuna karşı çıkanlar bile, terörist kategorisine konuldu.

Sonra da, Avrupa düzleminde görev yapan komisyon, heyet ve meclisler tarafından alınan karar ve yazılan raporlar, ‘terör hassasiyeti’ bahanesiyle önyargılı ve kabul edilemez ilan edildi.

‘Hayır’ oyu verecekleri ‘potansiyel terörist’ ilan etmek ile, gerçeklerle yüzleşmek yerine, ‘insan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti’ni zedeleyici ve/ya ortadan kaldırıcı uygulamaları saptayan raporları ‘terör destekleyicisi’ olarak suçlamak arasındaki paralellik açık.

Aynı tavır, büyük ölçüde etkisiz hale getirilen ulusal yargı organları karşısında sergilenmedi mi? “Mahkemeye başvurulamaz, mahkeme karar veremez, verdiği karar yanlış, karara saygı duymuyorum” vb açıklama ve uygulamalar, Anayasa madde 138’i çökertmedi mi?

‘Anayasa operasyonu’ için uygun zemin...
Üçlü koalisyon hükümetinin başlattığı ‘uyum yasaları’ olarak adlandırılan çalışmaları, tek parti hükümeti 2004’e kadar sürdürdü. Bunda, AB ile müzakere umudu belirleyici oldu. 2004, aynı zamanda, Türkiye üzerinde AK denetim sürecinin kaldırılması yılı oldu.

2004-2014; AK Parti- Cemaat ittifakı yoluyla, anayasal denge ve denetim düzeneğini etkisizleştirerek muhalefeti sindirme harekâtı on yılı oldu.

2014-2016 ise, ‘paralel devlet’ olarak ilan edilen ‘sabık müttefik’ ile savaş dönemi...

2016-2017; tasfiye edildiği varsayılan ‘müttefik’in darbe girişimini fırsata çevirme yılı. Şöyle;
-OHAL yoluyla Anayasa’yı askıya alarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni, ‘insan haklarına dayanan demokratik Hukuk Devleti’ olmaktan çıkarmak,

-AK Parti ve hükümetinin yanlış politikalarını başından beri eleştirenleri, ‘yargısız infaz’ yoluyla en ağır ve insanlık dışı yaptırımlara tabi tutmak,

-Bu dönemi fırsata çevirmek suretiyle, ‘kişi-parti devleti’ için ‘anayasa operasyonu’nu gerçekleştirmek.

İnceleme komisyon nerede?
AKPA’nın Türkiye’yi denetim gerekçeleri arasında belirtilen ve 23 Ocak OHAL KHK’sinde yer alan İnceleme Komisyonu’nun bir ay içinde kurulması öngörüldü. İşte Başbakan’ın bir ay sonraki sözleri (22.02.2017):
“Kurunun yanında yaş da yanıyor olabilir. 19 bin civarında göreve dönüş oldu. 100 bine yakın da ‘Bize haksız işlem yapıldı’ diye müracaat var. Böyle yürümeyeceğini gördük. Yeni bir karar aldık. OHAL Denetleme Kurulu kurduk. Birkaç haftaya uygulamaya konulacak.

Hatalı işlem olabilir... Önümüze gelen binlerce listeyi kontrol edip, doğru yanlış yapıldığını bilemeyiz. Böyle mekanizma yok. Ancak bunlar olduktan sonra haberlerde çıkıyor, ondan sonra haberimiz oluyor... Haksızlıklar varsa düzelecek. Akademik çevrelerden bu şikâyetler geliyor... Kamuoyundaki etkilere göre önlem alıyoruz.”
Aradan birkaç ay geçti; ama ortada ne komisyon var, ne de denetim. Bu arada, Başbakan, ‘hükümeti ortadan kaldırma projesi’ için çok mesai harcadı; ama asıl görevi olan Komisyon’un kurulmasına kaç dakika ayırdı? Kamuoyunu oyalama taktiği, insan hakları kurumları önünde tutmayınca, Külliye ve hükümetin tek yanıtı, AKPA kararını ‘tanımamak’ oluyor. Tanımamak, sürekli imha harekâtını gizleyebilir mi?