Türkiye’de sansür yeni bir şey midir?
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

"Cebimde yoktu yüreğimden verdim"

“Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması. Ne kötüdür ona an kadar yakın, bir asır kadar uzak olması!” Nazım Hikmet

Türkiye’de yakın geçmişte ciddi biçimde festivaller altüst oldular. Bu altüst oluş durulacak gibi görünmüyor. Bunun en temel nedeni, Türkiye’deki siyasi istikrarsızlıktır. Belediye yönetimlerinin değişmesi, bunun sadece tuzu biberidir, esas olan Bakanlık/Hükümet krizi olmasıdır, dahası sanıldığının aksine, bu işte belediyelerin rolü azdır ve onlar büyük oranda Kültür Bakanlığına mahkûmdur. Aynı şekilde, Türkiye’deki en büyük kültür sanata adanmış vakıfmış gibi duran İKSV için de Bakanlık desteği çok kritiktir, özellikle 1980 darbesinden sonra İKSV’nin özel olarak elden geçirildiğine, bütün sivil görünümüne karşın, aynen Churchill’in Türkiye için söylediği ifade edilen,

“Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemlidir,”sözünde olduğu gibi, İKSV’de sivillere ve burjuvalara bırakılamayacak kadar önemli ve kritik kurumdur. Zaten İKSV’nin bilinirliği ve toplum içindeki etkisi, sanatsal etkinliklerinin gündeme girmesi açısından bakıldığında, 1970’lerde kurulan vakfın, 80 darbesinden sonra kamudaki görünürlüğü, faaliyet alanı, toplumdaki geniş kesimlere seslenme, sermaye gücü, halk üzerinde bıraktığı intiba açısından, geçmişle karşılaştırılamayacak bir büyüme kaydettiği rahatlıkla olgusal olarak görülebilir. Bu anlamda net olarak söylenmesi gereken, bu kadar önemli ve toplumsal olarak etkin hiçbir faaliyet ve kurumsal kimlik, Türkiye gibi bir ülkede, sivillere ve burjuvalara bırakılmaz: bu Osmanlıdan Cumhuriyete kalan miras içinde, bir iktidar anlayışı ve bir iktidar geleneğidir. Neyse fazla ilerlemeyelim, zülfü yâre dokunacağız.

Türkiye’de de iş, bu anlamda ne Antalya Belediyesine, ne de Adana Belediyesine bırakılamayacak, merkezi iktidarın önem verdiği, şu ya da bu yolla müdahil olduğu bir festival var. Bu anlamda Antalya Altın Portakal Film Festivali ne geçmişte ne de bugün “sivil” idi, ne de salt belediyenin elindeydi, ne de tartışmalardan uzak, salt sanatın ve sinemanın buluştuğu tarihsel bir mecra idi. Her zaman “kontrol” altında tutulmuştu, her zaman şayialar vardı ve dahası

“sinema sektörü de, Türkiye gibi bir ülkede, sinemacılara bırakılamayacak denli, halk üzerinde etkin ve önemli kitle iletişim aracı, iktisadi faaliyet, kitleler üzerinde etkin bir sanat dalı, aynı zamanda siyaset yapma alanıdır”.

Bu o kadar nettir ki, aynı mantıkla, özgür basın için, gazetecilere bırakılamayacak bir alandır, futbol, kulüplere bırakılamayacak kadar önemlidir, hatta daha önemlisi, siyasi partiler, partilere bırakılamayacak kadar önemlidir. Sonra demedi demeyin, bu bizim tarihsel geleneğimizdir, biz de merkez sivil olanı domine eder, onu budar, şekillendirir ve biz de merkez, sivil olanı, halkı katleder, onu kanalize eder. Olmadı, bunu yapamıyorsa bile, baskıyla, emrinize amadeyim şekilde, halka inanmadığı şeyleri dikte eder, halkımız da biatin bir biçimi olarak, inanmadığı halde, gelene ağam, gidene paşam der. Bu bizim tarihsel bir özelliğimizdir.

Kim inanır, kim bunu önemser, onu bilemem…

Yeni Türkiye Sineması ile birlikte, özellikle gündeme girmek, gösterim koşullarını iyileştirmek, para kazanmak, basına mevzubahis olmak açısından Türkiye’deki ve Uluslararası Festivaller geçmiştekiyle karşılaştırılamayacak kadar büyük önem kazanmıştır.
Bu o kadar ileri boyutlara varmıştır ki Festival tartışması ve Festivallerin niteliği büyük oranda değişmiştir, geçmişle son yirmi yıllık esastan farklı işleyişe, farklı öneme ve farklı iktisadi dayanaklara sahiptir.
Bir filme dair giderek gündeme girme işi, önce ulusal festivallerde boy ölçme şeklindeydi, şimdi birinci kriter, ulusal değil uluslar arası festivalleri gitmek şeklinde değişti. İkinci olarak ise Uluslararası Festivallerde dünya standartlarındaki kriterlere göre şekillendi. Bu açıdan, Festivallerin çıkış noktası ve iktisadi kaynak olarak önem kazanması, açık bir şekilde, genel düzlemde “seyircilerin, halkın, halkların” arka planda kalması anlamına geldi, filmlerin seyredilmesinden, halk(lar) üzerinde nasıl bir etki bıraktığına dair konular da arka planda kalmaya başladı. Festivallerin bu denli öne çıkması, sinema tarihinde belirli bir yabancılaşma etkisi üretmiştir.

Uluslararası büyük festivallerin en prestijli olanları, somut olarak ödülü para ya da nakit olarak vermezler, olsa olsa alınan ödülün manevi değerinin nakde dönüştürülmesi anlamında, ödülünü satan kimi sanatçıların olmasıdır, sinema tarihinde böyle şeyler yok değildir, Türkiye’de de vardır. Türkiye’de ise geçmişten beri, festivallerde maddi özendirici kullanılırdı, ama özel olarak son çeyrek yüzyıl içinde, ilerleyiş, maddi özendiriciliğin artması, festivalden alınan nakit paranın kritik bir öneme sahip olacak denli artışı oldu. Bu anlamda Festivalin verdikleri ödülün manevi değerinde net bir azalma görülürken, maddi önemi büyük artış gösterdi: bu değişimin festival işindeki kirli ilişkileri de artırdığı net olarak söylenebilir, bu hatta aleni bir şeydir.

Eğer bu alanda basını tararsanız, eğer bizzat sinemacıların kendi aralarındaki konuşmalara bakarsanız, bu aleniliğin izlerini görebilirsiniz, yani bu haliyle bile açık bir şekilde defalarca basında tartışma konusu olmuştur.

Türkiye’de 1980 darbesinden öncesi ve sonrası arasında, “sansürün işleyişi” de radikal olarak değişmiştir: 1980 öncesinde, somut bir kurumsal ve kamusal uygulama olarak, zorba bir uygulama olarak “sansür kılıcı” uygulanırken, 80 darbesinden sonra, giderek zaman içinde “sansür kılıcı” görünmezleşti, zahirileşti, daha çok oto-sansür biçimine girdi.

Bu anlamda Yeni Türkiye Sinemasında, sansürün olmadığı yanılgısı esaslı biçimde geçmişe göre çok daha ileri boyutlara taşındı, dile getirildi, sansür tartışmaları önemsizleştirildi, yakıcılığını kaybetti. Sansür bir mücadele başlığından çıkarıldı, arka planda kaldı, sinemacıların modernliğin bir olgusu olarak, sanatçıların Anayasaya dayanarak ifade hak ve hürriyetleri başlığından uzak bir alana taşındı, giderek sansür kurumu merkezi ve hükümete bağlı bir uygulama alanı olmaktan daha farklı şekilde tarif edilmeye başlandı.
Aynı şekilde, sansür başlığı giderek daha fazla “sansür olsa ne yazar, sanatçı sansüre karşı dolayımlı yollara başvurarak, kendini ifade edebilir, hatta bu dolayımlı yollar, eserin sanat değerini artırır” anlayışı, yeni dönemin alametifarikası oldu. Sansüre karşı dayanışma anlayışı ise artık ortak-bir davranış-biçimi olmaktan çıktı, meslek birliklerinin olaya müdahil olmaları azaldı.
Şimdi sansürde en kritik olan yeni dönemin özelliğine gelelim: 1980 SONRASINDA SANSÜR BİZZAT SİNEMA SEKTÖRÜNDEKİ SANATÇILAR, YAPIMCILAR, MEMURLAR, FESTİVALCİLER, MESLEK BİRLİKLERİ, YAZARLAR, BASIN, MEDYA ORGANLARI TARAFINDAN ÜSTLENİLDİ, ETKİN BİÇİMDE KULLANILDI. KISACA GEÇMİŞTE SİYASİ ERKİN ÜSTLENDİĞİ SANSÜR KILICINI KULLANMAK İŞİ, ŞİMDİ MESLEK BİLEŞENLERİNCE PEK ÇOK YERDE ÜSTLENİLMİŞTİ, SİYASİ İKTİDAR ARKA PLANDA KALIYORDU, OTO-SANSÜRÜN ENGELLEYEMEYEDİĞİNİ “SİVİL KİŞİLER VE ORGANLAR” ÜSTLENİYORDU. 1980 ÖNCESİ VE SONRASI ARASINDAKİ EN KARAKTERİSTİK VE EN KRİTİK YÖN BUDUR. BİR YANDAN OTO-SANSÜR, ÖTE YANDAN SİYASİ SANSÜR, SON OLARAK İSE SEKTÖRÜN YAPTIĞI SANSÜR BİRLEŞİNCE, GERİYE MARJİNAL BİR MUHALEFET KALDI: SONUÇ İKTİDARIN BÜYÜK BİR KAZANIMIDIR, DARBENİN BÜYÜK BAŞARILARINDAN BİRİSİDİR.