Türkiye’de ŞEMSETTİN tehlikesi!
Ayşenur Arslan Ayşenur Arslan

Dün postacı yine kapımı çaldı. Yine bir “mahkeme tebligatı” bırakıp gitti.

Hatırlamıyorum… Henüz Halk TV’de program yapıyorken söylediğim birkaç cümle için, kimbilir kaçıncı kez yine hâkim karşısına davet ediliyorum.

Türkiye - İsveç maçı öncesinde futbolcuların sahaya, başları örtülü anaokulu yaşında kız çocuklarıyla çıkartılmasını eleştirmiştim. O programın da eleştirinin de üzerinden yaklaşık iki yıl geçti. Ama bazı “vatandaşlar” hâlâ rencide olup duruyor. Neredeyse “sırayla” beni ihbar ediyor, davacı oluyor. Sayın savcılar da, önceki soruşturma ve ifadeler bir sonuca ulaşmadığı halde, hâlâ ceza talebiyle dava açmaya çabalıyor.

Cezaevinde onca gazeteci varken... Daha geçenlerde, eski dostum / meslektaşım Tuğrul Eryılmaz hapis cezasına çarptırılmışken... Nuriye eriyip giderken... Yani onca adaletsizlik hüküm sürerken başıma gelende yakınacak bir şey yok elbette. Amacım da zaten yakınmak değil.

“Türkiye’de diktatörlük var mı yok mu” tartışmasına küçük bir pencere açmak!

•••

Malum, tartışma CHP Parti Sözcüsü Bülent Tezcan’ın sözleriyle yeniden gündeme geldi. Kıyamet koptu.

Zira, Tezcan, Türkiye’deki rejimin adını “faşist diktatörlük” diye koymuştu.

Şöyle bir tespitle:

“Goebbels bunları görseydi kendinden utanırdı ‘İşimi iyi yapamamışım’ diye. FETÖ’ye karşı mücadele eden aydınlar, gazeteciler tutuklu ama FETÖ’yle kol kola olanlar dışarıda. Davaların adını Erdoğan koyuyor. Cumhuriyet, Sözcü, gazeteciler, aydınlar herkes tek merkezden talimatla suçlu olarak hâkim önüne çıkıyor. Bu yönetim faşist diktatörlük değildir de nedir? Belediye başkanları tehdit ve şantajla görevden alındı. Mafyatik yöntemler faşizm yöntemi değil mi? Bir korku yönetimi hâkim oldu. Hâkim karar vermeye korkuyor. Gazeteci yazmaya, siyasetçi konuşmaya korkuyor.”

Evet, amaç tam da bu! Bir “korku iklimi” yaratmak. Konuşmaktan, sokağa çıkmaktan korkup, (hatta) hayatımızdan endişe etmemizi sağlamak.

Anaokulu çağındaki kız çocuklarının başlarının örtülmesine karşı çıkamaz hale gelmek.

Eleştiri hakkını yok edip, ifade özgürlüğünü (savcıların tanımıyla) “halkın bir kesiminin inandığı dine değerleri aşağılamak” suçuna çevirmek.

Yaptıkları bu!

Peki bunun adı, 21. Yüzyıl’da nedir?

AKP öncesinde ya da ilk yıllarında, İslam’ı ve diğer tek tanrılı dinleri kaynaklarıyla inceleyip eleştiren onca yapıt / araştırma kondu ortaya. Şimdi isimleri bile telaffuz edilmiyor. Suskunluk örtüsü altında gizleniyor. Çukur büyüdü büyüdü, benim “başörtüsü bir şeyin simgesidir, aklın örtünmesinin simgesidir” sözlerimi yutacak kadar derinleşti.

Koyu, karanlık bir çukurdayız artık.

•••

Daha geçen Çarşamba, Tele Bir’deki programda “BİZ / TÜRKİYE BEKİR BOZDAĞ’I HAK EDECEK NE YAPTIK!” dedim diye telefon üstüne telefon aldım. Dostlarım kaygılanmıştı. “Aman başına bir iş alma” diye uyarıyorlardı.

Oysa, (bin tane maddeyi bir kenara bırakıp) şu kadar basit bir şeyden hareket etmiştim. Balıkesir Belediye Başkanı, gözyaşlarıyla istifa ederken -mealen- “Yolsuzluk yapmadım, FETÖ’cü değilim, başarısız değilim. Neden istifa etmem isteniyor anlamadım. Ancak aileme kadar uzanan tehditlere dayanamadım” demişti ya!

Bekir Bozdağ Bey, sözleri yalanlarken, istifanın “bireysel bir tercih olduğunu” söyledi. Söyleyebildi.

Yahu, bizi (yani bilumum muhalif kesimleri) bir kenara bırakın.. AKP’ye, Reisiniz’e oy vermiş milyonlara da yalan söylüyorsunuz. Adam istifa ederken “Benim tercihim değil” diyor. “Külli irade istedi” diye iktidarı işaret ediyor. Hâlâ “bireysel tercih” diyorsunuz.

Ekranda buna değinip “BİZ / TÜRKİYE BEKİR BOZDAĞ’I HAK EDECEK NE YAPTIK!” diye sorunca da kaygı bulutlarını salıveriyorsunuz.

Peki bunun adı, 21. Yüzyıl’da nedir?

Trump’tan Merkel’e, Batı medyası liderlerini nasıl resmediyor... Nasıl eleştiriyor... Hatta nasıl alay ediyor... Farkındasınız değil mi!

İşte, adalet / demokrasi / ifade ve basın özgürlüğü meselesi bu kadar basit bir teste tabidir.

Eğer bu testi geçemezseniz...

Osman Kavala’yı hem Gezi organizatörü ve finansörü, hem de Gezi’deki şiddetin arkasında olduğunu artık herkesin bildiği FETÖ’ye yakın ilan ederseniz... Bu akla ziyan iddiayla, Türkiye’yi, Osman Kavala’nın 15 Temmuz’un arkasında olduğuna inandırmaya kalkarsanız...

Cumhuriyet davasında karaya oturduğunuz halde, “olmayan delillerle” tutuklulukları sürdürürseniz...

Gökmen Ulu’yu sırf haberciliği yüzünden Silivri’de tutmaya devam ederseniz...

Ayrıca;

Bülent Tezcan’ı sözleri yüzünden hedefe oturtup hakkında dava açmaya falan kalkarsınız...

Bunun adı, 21. Yüzyıl’da nedir?

Biz size “faşist diktatör” demiyoruz beyefendiler. Anlayın artık. Bunu “SİZ KENDİNİZ SÖYLÜYORSUNUZ. YAPTIKLARINIZLA FAŞİZMİ HÂKİM KILIYORSUNUZ.”

Doğru! MHP’nin “yarayışlı” lideri Bahçeli “Türkiye’de diktatör olamaz. Çünkü diktatör Türkçe değil” buyurmuştu.

Ama O’na inanırsanız, küresel çapta sınıfta / yolda kalırsınız.

Okuyun diktatörlük üzerine yazılmış kitapları, sol literatürden günümüz Türkiyesi’ne -örneğin Onur Öymen’in ‘DEMOKRASİDEN DİKTATÖRLÜĞE’ yapıtıyla- çok sayıdaki incelemeyi... Göreceksiniz… Adına isterseniz “ŞEMSETTİN” deyin... Ya da daha Türkçe bir isim bulun... Tarif aynı kapıya çıkacaktır.

Zaten, biz kendi içimizde böyle trajikomik vakalarla tartışaduralım. Dünya bambaşka bir pencereden bakıyor.

Dünya liderlerinin kahvaltı masasındaki The Economist örneğin, “Türkiye diktatörlüğe doğru gidiyor” başlığıyla alarm zilleri çalıyor. Hem de kulağınızın dibinde!