Türkiye’de sinema camiası nasıl teslim alındı?-3: Ulusal soruna dair ve sinema
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

“XX. yüzyılı ve İslam dünyasını dolaşan ideolojilerden, en güçlüsü milliyetçilik oldu –XIX. Yüzyıl Avrupası’nda da öyle olmuştu. Güçleri harekete geçirebilecek güçlerin de en geniş katılımlı olanı, en büyük örgütleme yetisi olup nüfusun en değişik öğelerini birleştiren de ulusal hareketler olmuştur. İmparatorluk dönemi boyunca dile getirilen tasarılardan, hedefi olan siyasal bağımsızlığa tek ulaşan, milliyetçiliktir.” (İslam’ın Başkaldırışı, 167, Bağlam)

Bizde ne mi oldu? Bizim milliyetçilik bir türlü milletçiliğe dönüşemedi. Osmanlı İmparatorluğu içindeki en geç oluşan milliyetçiliklerden biridir Türkçülük. Kürt milliyetçiliği ise siyasallaşması ve örgütlenme çabalarına bakıldığında 20. yüzyılın sonunu beklemek gerekir, halen de bir tarih yazarı ve toplumu yeniden şekillendirmeye çalışan bir ideolojik önderi yoktur. Kürt milletçiliğinden ise henüz hiç söz edemiyoruz. Kürt milliyetçiliği Türk milletçiliğinin çocuğudur, çok kızacaklar buna, ama gerçek budur. Dolayısıyla Avrupa’ya göre yaklaşık olarak iki yüzyıllık bir gecikme var, haydi hayırlısı.

Peki, sinema ne mi yaptı?

Ateşten Gömlek, Ankara Postası, Bir Millet Uyanıyor… diye başlar ve sonrasında, milleti hiç iplemeden ve milleti kurma çabasına katılmadan Avrupa’dan konu ve biçim ithal etmeye sürüklenir.

Kürt sorunu aşağı yukarı 1960’larda Türkiye için önemli bir konu olmaya başlıyor: Neden mi? Nedeni Türkiye’nin solcuları değildir, onlar çok memnun, çünkü doğudan özellikle aşiret reisleri ve devlette bir memuriyet kapmış olanların çocukları okumaya başta İstanbul ve diğer büyük kentlere geliyor ve sonrasında da doğal evrimini tamamlayarak sosyalist oluyordu.

Sosyalist sol bu yüzden çok memnundu, hele 1960’larda Boğaziçi Köprüsü tartışılırken, üniversite öğrencilerinin öncülüğünde, Zap Suyu’na köprü yaptıklarında, TİP’in doğu mitinglerinde, doğunun azgelişmişliği temel meselelerden biri olunca. Sonra ne mi oldu? 1971 darbesinden sonra başladı Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı: Dikkat edilsin bunun İngilizcesi self-determination idi, ama Türkçeye gelince işin içine usulca “kader” sözü devreye girmişti, böylece hepimiz anladık ki bu işin içinde bir bit yeniği var.

Bir anda Marx-Engels unutuldu, devreye Lenin-Stalin girdi. Ama işin gerçeği şu ki ne Lenin’in ne de Stalin’in bu konu hakkında hiçbir teorik tarihsel çalışması yok idi, Rus Çarlığı’ndan Sovyetler Birliği’ne dönülürken, büyük oranda Doğu ve Güneydoğu Asya’yı SSCB yutmakta iken karşılaşılan sorunlardan türetilmiş metinler idi. Ama gelin görün ki bizim sinemamız ne mi yaptı? Bu konuyu es geçti. Bu konuya sınıfsal ve siyasal olarak yaklaşmaya çalışan insan kimdi? Tabii ki Yılmaz Güney. Onun projesi halen de devam eden göçmen tarım işçileri formatında Kürt işçilerinin bir isyana dönüşen umutsuzluğunu filme almaktı: Endişe idi o filmin adı. O film hiçbir zaman çekilemedi. Ama Endişe çekildi, ödül de aldı diyen sazanlar olacaktır, ama o film Yılmaz Güney’in filmi değildi, Yılmaz Güney’in filmi onun zihninde hapis kaldı.

1980’li yıllarda tank sesiyle uyandık, ama bir türlü tank gitmiyordu. Öyle bir darbe yaptılar ki darbe bitmiyordu, bir türlü sivil hayata geçilemiyordu, darbeyi yapanlar cehennem azabına dönüştürmeden bu ülkeden gitmeyeceklerdi, sonuçta ne mi oldu: Darbe hâlâ devam ediyor, darbe demek milletin ayarlarıyla oynamak demektir, oynanmayan gün mü var, yaşadık mı biz öyle bir gün?

Peki, Türkiye Sineması ne yaptı? Bir iki film dışında, bunlara eklenecek Kürt filmleri dışında, bu işin ulusal ve uluslararası sinemasal temsili yok denecek kadar azdır. Bakın bir iki solcu Kürt filmi yaptı, ama İslamcıların hiçbiri Kürt sorununa dair film yapmadı. Liberaller ise o sıralarda iktidarla işbirliği yapmakla meşguldü, onlar bu memlekete Nietzsche ve Dostoyevski pazarlamakla uğraşıyorlardı.

Aynı şekilde, Türkiye’de on binlerce faili meçhulün yanında, on binlerce insan da iş kazalarında öldü, çöpten yaşayan on binlerce insan var, ama kimse bu konulara girmedi, Avrupa Fallusu olarak Avrupa’dan, festivallerden ödül almak bu işin pazarlamasında ve ideolojik teslimiyette nirengi noktası oldu. Sonuçta, oraya çıkan nettir: Türkiye’de bir Ulusal Sinema yoktur, Türkiye Sineması Türkiye’yi anlatmaz ve hatta Türkiye Sineması Türkiye halkına erişmeyi, onları kazanmayı, onlarla ortak bir dil üretmeyi bile düşünmez.

Türkiye’de sistemin özü, sistem dışı unsurların zararsızlaştırılmasıdır, Türkiye Sineması esastan düzene bağlanmıştır ve teslim olmuştur. Balık baştan kokar, sinemamızda en tepedeki insanlar teslimiyet bayrağı çekince, diğer insanlar da böyle oluyormuş diyerek, teslimiyete göre kendilerini ayarladılar.