Türkiye’de, sinemada somut durumun somut tahlili üzerine…
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

"Toplumsal piramitte yükselmek için yazıyorlar. Yazdıklarının suya sabuna dokunmamasına, toplumda bir yer bulmalarına engel olmamasına dikkat ediyorlar. Kültürsüzler demek istemiyorum. Bunlar da eskiler kadar kültürlü. Çalışkan değiller demek istemiyorum. Eskilerden çok daha fazla çalışkanlar! Ama aynı zamanda çok daha bayağılar. Bir işadamı, hatta gangster gibi davranıyorlar. Hiçbir şeyi eleştirmiyorlar, ya da sadece eleştirilmesine izin verilen şeyleri eleştiriyorlar, düşman kazanmaktan çekiniyorlar, daha çok en az zarar verecek düşmanları seçiyorlar. Bir ideal için intihar etmiyorlar; sadece çılgınlık ve öfkeden ölüyorlar. En mükemmel kapılar sonuna kadar açılıyor önlerinde. Ve edebiyat bu yüzden böyle. Komedi gibi başlayan her şey komedi olarak son buluyor." Roberto Bolano

Hayatımızda sinemanın yeri giderek artıyor, çok sayıda insan sinemacı olmak için çırpınıyor, yönetmenler artistlerden daha bilindik oldu, artistleri sınırlandırmayı, hizaya getirmeyi mesleklerinin bir parçası sayıyorlar. İnsanlar sinemacı olmak için mühendislikleri, tıpları, ekonomileri bırakıyor, küçük yaşlarda sinemacı olma hayalleri kurmaya başlıyor, sinema kursları, atölyeleri inanılmaz arttı, iletişim fakülteleri, bir zamanlar olmaması çağdaş olamamanın göstergesi sayılırdı, her yere yayılmış durumda. Kimi yönetmenler ünlü olsalar bile, sinemadan değil bizzat üniversitelerden, atölyelerden kazanıyor. Başta kadınlar olmak üzere, sinema dersleri dolup taşıyor, kurslar düzenleniyor, festivallerin sayısı artıyor. 

Neredeyse hiperenflasyonist bir ortam var, dizilerimiz Türkiye’nin on katı kadar seyirci topluyor üç kıtada.

Artık sinema eleştirilerinde, gazetenin türü ve ciddiyeti fark etmeksizin dedikodular yer alıyor, bunların da ticari filmlerle ve şaşalı artistlerle sınırlı olması gerekmez, en harbi sanatçılarından en radikallerine kadar kapsayıcı bir tarafı var, festivaller filmlerin değerlendirmesinden daha çok kulislerdeki tartışmaları ile basında yer alıyor. Yönetmenlerden senaristlere kadar pek çok insana şaibeli bir söylenti eşlik ediyor.

Bir zamanlar sanatçıların basında haber olmak için çırpınırlardı, şimdi popüler ve talep edilen bir şey mevzubahis olmak, kimi yönetmenler bu sürecin dışında kalmak için –eee nezihler- özel olarak çabalıyorlar. Birçoğu özel hayatını herkesten sakınmak için uğraşıyor, haber olmak bir prestij kaybı anlamına geliyor.

Filmler yapılıyor, önemli, bu filmler üzerine tartışmalar değil, oradaki gerçek kişilere olan göndermeler asıl haber konusu, artık siyasal radikallik demode olmuş, kişisel özgünlük bir erdem gibi gösteriliyor, öyle ki kimi sinemacıların servetleri üzerine rivayetler dönüyor.

Ben bir sinema tarihçisi olarak şunu hiç çekinmeden söyleyebilirim:

Sinemamızın son on yılı kadar, hiçbir dönem bu kadar kakofonik olmamıştı, kaotik ortam içinde gerçekler itinayla ortaya çıkmadan ve tartışmalar hakiki hiçbir derinliğe ulaşmadan sinemadan sanatı çıkartarak tartışmayı becerebilen bir ülke haline geldik, yalnız bir farkımız var, biz bunu yaparken ana magazin malzemesi olarak sanat sinemasını koyarak yapıyoruz, bu nasıl bir ruhsal kirlenmedir?

Artık sinemamızda ideolojiler tartışılmıyor, ün prestij ödül para güç imaj beşlisi merkezde, seyirciler için bile hayatla kurdukları ilişki üzerinden sinema sanatı ve filmlerin yeri belirlenmiyor, hayatımızla birlikte sinema sanatı da kirlendi, pek çok durumda en hakiki ve acı gerçekler ünlü bir ismin ayakları altında ezilebilir hale getirildi.

Hiç kimse yasal süreçlere uymuyor, film yapmanın hilekârlıkları hiç bu denli meşrulaşmamıştı, yetkili denetim mekanizmaları için de böylesine olağanlaşmamıştı, yönetmenin yaptığı film için bire on fatura kestirmesi yapımın bir öğesi artık. 

Yönetmenler bile kendi filmleri için yazılan en nitelikli yazıları sitelerine koymak için çabalamıyor, adlarını ancak küfür ederek andıkları sinema yazarlarının yine aşağılamak için kullanacakları sözlerini kendi filmlerinin dvd kapaklarını süslemek için kullanıyorlar.

Artık kimse halk konserleri vermek için arzulu değil, hatta halka karşı köklü bir küçümseme tavrı var. Kırmızı halı ve değişik ülkelerindeki ödüller kendi içinde bir amaca dönüşmüş, sektördeki geçerli kural “her koyun kendi bacağından asılır”.

Ne bir kuşağın siyasal/ideolojik/estetik tercihleri, ne de kolektif tepkileri var, varsa yoksa başarmak. Söz dönüp dolaşıp sanat eserinin kendi içinde taşıdığı niteliklere değil, diğerleri ile karşılaştırıldığındaki payede bitiyor. 

Bu sürece ilişkin adlandırmam, en derinlerimde yatan bir hisle söylersem, sinemamızın Viktoryen Çağını yaşadığımız sonucuna götürüyor, en çok sanattan, insandan, doğrudan söz ediyoruz, ama gerçeklikte inanılmaz devasa bir art alan var, orada aslında her türlü ahlaki iyinin ötesindeki arzuların tatmin edilmesi için müthiş bir Pazar açılmış durumda.

Radikal çıkmak için mangalda kül bırakmamak olağan bir edim, gündeme girmek için de biraz zorunlu. Ortaya sürülen her ideal bizzat öne süren tarafından ilk fırsatta çiğneniyor, genç kuşaklarda “keşfedilmemiş büyük yaratıcı benlik histerisi” karşımızda, ne kadar çok keşfedilmemiş auteur yönetmenimiz var, artık geçmişteki artist yarışmalarının aksine günü gelince keşfedilecek auteur’lerimiz var, üstelik onları yapılan hiçbir film tatmin edemiyor. Hatta kendi başarılarından başka hiçbir şey onları tatmin edemez.

Çok basit bir şey söyleyeyim: çok acı ama burada tarihi bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.

Onat Kutlar ile konuşuyoruz, mevzuu 1960’lardaki Sinematek ve Yönetmen atışması… ortamın nasıl kaypak ve her birisinin siyasi iktidarın zorlamaları altında olduğunu belirtiyor, Türkiye’de tetikçilik artık devletin merkezine doğru bir meslek haline gelmeye başlamış, tam bu ortamda diyordu Onat Kutlar;

“Düşün, Refiğ ve Erksan’ın o aşırı ve infilak edici tepkilerini. Nasıl dengede durabilirdik? Oysa her birimiz için benzer kısıtlar vardı. Şimdi insanlara çok şaşırtıcı gelecek o düşmanca atışmalar, bizzat tartışmaktan korkan ve kendilerinin aslında iktidar için ne kadar zararsız olduklarını ispatlama güdüsü ile hareket eden insanların tavırları, sözleri, eylemleri ile bizi uçlara savurdu. İnsanlara bugün inanılmaz gelen o bütün olaylar aslında,

1. İktidar için zararsız olma (ki bu da korkudan kaynaklanıyordu),

2. Pastadan pay almak için çırpınırken yaptığı her şeyin hastalıklı derecede kutsanmasını isteyen ve karşıdaki güçsüz ve yeni gelişen eleştiriyi olduğundan çok daha büyük gösterip, onlardan kendi düşmanlarını yaratmak isteyenlerin etkisiyle öyle kutuplaşıldı ki artık ondan sonra iktidar bayram edebilirdi. Çünkü ne onlar istediklerini yapabildiler ne biz söyleyebileceklerimizi söyledik, iktidar ise her şeyi ama her şeyi yönlendirebiliyordu. Biz o tartışmalarda kutuplaştıran değildik, zaten kutuplar da yoktu, ama dengede durmamız da imkansızdı, çok kaypak bir zemin vardı. Sonuçta hiçbirimiz kendimiz olamadık, nihayet ki Yılmaz Güney çıktı, işte o zaman kutuplar anlaşıldı, zaten belirli insanlar hemen o kutuplarda yerlerini aldılar.”

Bu ikimiz arasında geçen tarihi konuşma, yaklaşık 1990 yılına rastlar, Murat Belge aracı olmuştu, tartışmalar hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordum, bir tek okumuşluğum sağ kanadın iki kitabı ve Yeni Sinemadaki bir panel kuruluydu:

MTTB Paneli ve Türk Sinemasında İdeoloji. Çok naif bir sorum vardı: onların kitapları var, okudum, ama sizin dergilerinizde tartışmalar çok yok, kitap yazmak solun alanına girmez mi?

Türkiye’deki bu kakofoni iktidarın hareket alanını genişletir, sanatın itibarını sarsar, kaygan zemin oluşturur, doğruda durmak imkânsızlaşır, ilk kaybeden de sanat olur.