Türkiye ekonomisi ve bazı gerçekler
SERKAN ÖNGEL SERKAN ÖNGEL

Mal canın yongasıdır.” Atasözlerimizden biri. “İnsan, malına gelen zarardan, canına gelmişçesine acı duyar” anlamında kullanılıyor. Almanya ile Türkiye arasında süren gerilimi bir parça bu atasözü ile birlikte ele almak mümkün. Avrupa ülkelerinin Türkiye’de yaklaşık 97 milyar USD doğrudan sermaye yatırımı var. Bunun 13 milyar USD’lik kısmı Almanya’da yerleşik yatırımcılara ait. Bu rakam Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye stokunun yaklaşık yüzde 10’unu temsil ediyor. Yani önemli bir oran. Buna karşın Türkiyeli yatırımcının ise Almanya’da 1,3 milyar USD’lik yatırımı var.

Yatırım elbette kazanç için yapılan bir şey. Almanya açısından Türkiye bir kazanç kapısı. Ama kazanç kapılarından yalnızca birisi. OECD verilerine göre, Almanya’da yerleşik olan sermayedarların Almanya dışındaki ülkelerde bulunan doğrudan sermaye stoku toplamda 1,4 trilyon doları buluyor. Bu veriye göre Türkiye’nin Almanya sermayesinin doğrudan yatırım stoku içindeki payı yüzde 1 civarında.

Almanya’yı mal ve hizmet üretiminde kazanç kapısı olarak gören yabancı sermayenin ise Almanya’daki toplam doğrudan sermaye stoku 800 milyar dolar civarında. Türkiye’nin bu stok içindeki payı yuvarlarsak binde 2.

Sonuçta yatırım oranı kazancı da belirliyor. Yine OECD istatistiklerine göre, 2015 yılında kâr transferi yolu ile Türkiye’den Almanya’ya giden para 763 milyon USD. Almanya’ya dış yatırımlar yolu ile dünyadan akan paranın yaklaşık yüzde 1’i. Türkiye’ye Almanya’daki yatırımlardan giren tutar ise 40 milyon TL’de kalmış.

Türkiye 2016 yılında Almanya’dan 21 milyar USD’lik ürün ithal etmiş, buna karşın 14 milyar USD’lik ürün ihraç etmiş. Almanya bu alışverişten 7 milyar USD kazançlı çıkmış. “Mal canın yongası” demiştik. Bu verilere göre sizce Almanya, Türkiye’den vazgeçmek ister mi?

Sonuçta ortada çok da fazla bir kazan-kazan ilişkisi yok. Biliyoruz ki “kazan-kazan ilkesi”, “karşılıklı bağımlılık”, bunlar küreselleşme sürecinin eşitsizliklerin üstünü örten ideolojik argümanları. Ama bu durumu Türkiye’nin gücü olarak sunmak son derece tuhaf.

Türkiye bir yandan borçlanarak, bir yandan halkın birikimleri sonucunda oluşmuş dev işletmeleri haraç mezat elden çıkartarak, doğal kaynakları hızla tüketerek, kamu hizmetlerini küresel sermayenin beklentileri çerçevesinde hızla piyasalaştırarak, gelecek kuşakların birikimlerinden çalarak yarattığı ekonomik modelle bir büyüme stratejisi oluşturmuş durumda.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı verilerine göre; 1985 yılından itibaren 272 kuruluştaki kamu hisseleri, 2 bin 332 taşınmaz, 10 otoyol, 2 boğaz köprüsü, 146 tesis, 7 liman, şans oyunları lisans hakkı ile araç muayene istasyonları özelleştirme kapsamına alınmış. Bunların önemli bir kısmı, yüzde 90’dan fazla bir kısmı AKP hükümetleri döneminde olmak üzere, özelleştirilmiş durumda. Bu özelleştirmelerden elde edilen gelir 70 milyar USD’yi bulmuş. 2013-2017 yıllarını kapsayan dönemde dış borç stoku ise 60 milyar USD artmış.

Bilginin hızla metalaştığı bir süreçte, bilginin geçmişe göre daha da fazla sermayenin yoğunlaştığı bölgelerde toplandığı, bizim gibi ülkelerin ise katma değeri düşük sektörlerde, o da ucuz işgücü üzerinden rekabet gücü yaratıp, kendisini küresel sermaye açısından yatırım yapılabilir cazip bir ülke haline getirmeye çalıştığı bilinen bir durum.

Yatırım ortamı

“Yatırım Ortamını İyileştirme” başlığı altında sürdürülen faaliyetler bu amaca hizmet ediyor. Son dönemde hızlanarak devam eden, daha önceki yıllarda sendikaların ve özellikle DİSK’in baskısı ile geri çekilen esneklikle ilgili düzenlemeler sessiz sedasız bir biçimde KHK’lar ile geçiriliyor. Bırakın yabancı sermayeye OHAL’in gerekçesi olarak sunulan grev yasaklarını, anayasal haklarını kullanarak greve çıkan işçilerin hakları, yasaları korumakla sorumlu olan güvenlik güçleri eli ile kırılmaya çalışılıyor. Kadınların gece vardiyası, denkleştirme süreleri, izin hakkının bölünerek kullanımı, işyerleri için hafta sonu çalıştırmayı zorlaştıran hafta tatili uygulamasının kaldırılması, evden ve uzaktan çalışmanın yasalaşması, enflasyonun altında seyreden asgari ücret, kamu emekçilerini yoksullaştıran maaş artışları, bu sürecin bir ürünü.

Siyasal iktidarın, üst akıl adını verdiği emperyalist ülkelere karşı; hak ve özgürlükler, demokrasi, Suriye’deki paylaşım savaşı gibi konularda sürdürdüğü agresif dış politika, Almanya örneğinde olduğu gibi, mesele ekonomik yaptırımlara gelince bir anda yumuşuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyasal iktidarını sürdürebilmenin yegâne yolu olarak gördüğü otoriter yönelimlerini, agresif söylemi ile tedirgin ettiği küresel sermayeye daha fazla taviz vererek sürdüreceğini düşünüyor. “Siz benim siyasal hamlelerime göz yumun, ben size tüm olanakları zaten sağlıyorum” diyor üstü kapalı olarak.

Türkiye Varlık Fonu’nun resmi İnternet sitesine girin. Portföyler kısmına girin. Koca koca kamu kurumlarının logoları, bir emlak sitesindeymiş gibi yan yana dizilmiş. Üzerlerinde bir tek fiyatları yazmıyor. İnsanın içi sızlıyor.

FDI verileri için kaynak:

https://stats.oecd.org/Index.aspx?DataSetCode=FDI_FLOW_PARTNER