Türkiye’nin karşısındaki iki seçenek: Kötü ile daha kötü!
18.07.2018 10:02 RÖPORTAJ
Doç. Dr. Akçay’a göre, ekonomik yavaşlamanın özellikle 2018’in son çeyreğinden itibaren daralmaya dönme riskiyle birlikte ekonomide çakılma senaryosu gerçekleşebilir

EKİN AKYAZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabine değişikliğinin piyasalar üzerindeki yansıması devam ediyor. Bir yandan da Türkiye ekonomisi süreklileşmiş bir krizin içerisinde; TL giderek değer kaybederken, enflasyon yüzde 15’i aşmış durumda. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Türkiye’nin kredi notunu indirip not görünümünü de “durağandan” “negatif”e çekti. Bu gelişmeler ışığında, ekonomideki gelişmeleri Doç. Dr. Ümit Akçay’la konuştuk.

»Döviz ve enflasyon artışının güncel olarak Türkiye ekonomisi için anlamı nedir?
Türkiye ekonomisinde 2001 sonrası oluşan sermaye birikim modelinin krize girdiğini gösteriyor. Kriz kavramı sıklıkla farklı anlamlarda kullanılıyor. Benim burada kullandığım, krizin teknik anlamı değil. Yapısal kriz tanımından bahsediyorum. Bunun için bir resesyonun yaşanması gerekmiyor. Ancak genellikle resesyonların yaşanması, yapısal krizle birlikte daha yüksek bir ihtimal haline geliyor. Türkiye 2013’ten itibaren üçüncü kez bu tip bir darboğazın içinden geçiyor. Neden 2013 derseniz, küresel konjonktürün değişmesi bu döneme denk geldiği için yanıtını verebilirim. Küresel konjonktürdeki değişim ile merkez kapitalist ülkelerdeki, özellikle de ABD’deki para politikasının değişeceğinin bu tarihte ilan edilmesini kast ediyorum. Bu konu önemli, zira hükümet çevreleri, sıklıkla 2013 yılındaki bu değişimi Gezi direnişi ile bağdaştırarak alternatif bir gerçeklik yaratmaya çalışıyor. Oysa 2013 sonrasında başlayan ekonomik zorluklar sadece Türkiye’de yaşanmadı. Bu anlamda küresel konjonktürdeki değişim, bizdeki yapısal krizin ortaya çıkmasında kilit değişkendir. Elbette sadece dış etkenlerle açıklanabilecek bir sorunla karşı karşıya değiliz. Yine 2013 yılını hatırlarsak, bir yandan Gezi direnişinin patlak verdiğini, diğer yandan da “Yeni Türkiye’nin” iki iktidar ortağı olan AKP ile Gülencilerin devlet iktidarına tam anlamıyla sahip olmak için verdikleri mücadelenin açıktan yapılmaya başladığını görürüz. 17-25 Aralık soruşturmaları, bir devlet krizi anlamına gelmiştir. 2014 başında, hem küresel konjonktürdeki değişim, hem de içeride yaşanan siyasi krizler nedeniyle, Türkiye’ye gelen dış fonlarda yavaşlamanın gerçekleşmesi, TL’nin hızlı değersizleşmesine neden oldu. Bu tarihte, faiz artışının ekonomik büyümeyi duraklatacağı gerekçesiyle sürekli ertelenmesi, TL’deki değersizleşmeyi daha da hızlandırmıştır. Sonunda merkez bankası, olağanüstü bir toplantı ile sert faiz artışı yapmak zorunda kalmıştır. 2014’ün Ocak ayında gözlemlediğimiz bu olaylar dizgesi, aşağı yukarı birbirine benzer şekilde 2016 ve 2018 yıllarında da görüldü. Mekanizma aynıydı, sadece bu mekanizmayı tetikleyen olaylar değişti.

»Nedir bu mekanizma?
Yakın dönemdeki ekonomik darboğazların mekanizmasını döviz – faiz kıskacı olarak adlandırıyorum. Bununla basitçe bir ikileme, AKP iktidarlarının uyguladığı ekonomi politikaları sonucunda ortaya çıkan bir sıkışmaya işaret ediyorum. Bu ikilemin bir yanında ekonomik büyümeyi canlı tutmak için faizlerin düşük tutulması zorunluluğu, diğer yanında da faizlerin düşük tutulması sonucunda hem enflasyonun hem de dövizin yükselişi var. Bu anlamda ekonomi yönetimi bir çeşit kilitlenme yaşıyor. Bu kısırdöngüyü çözecek bir ekonomik program yerine, sürekli sorunları ileriye erteleyen paketler açıklıyor. Örneğin, 2016 yılının üçüncü çeyreğinde, 2009’dan beri ilk kez ekonomik daralma yaşandı. Özellikle 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminin etkileri, yani siyasi kriz, ekonomik daralmayı beraberinde getirdi. Ekonomi yönetimi bu duruma hızla müdahale etti ve “geleceğe kaçış planı” olarak adlandırdığım program uygulamaya kondu. Geleceğe kaçış programı, özünde batık firmaların kurtarılması ve kredi genişlemesi yoluyla özel tüketimin canlandırılmasına dayanıyordu. Programın uygulanması ile 2017’deki referandum sırasında ekonominin, referandum sonuçlarını etkileyebilecek bir konu başlığı olması engellendi. Ancak, kredi genişlemesini canlı tutabilmek için faizlerin baskılanması, bu kez ekonominin enflasyon ve döviz şokları ile sarsılmasını beraberinde getirdi. Kısacası, 2013 sonrası yaşadığımız dönemi, 2001 krizi sonrasında oluşturulan birikim rejiminin krizi olarak değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

turkiye-nin-karsisindaki-iki-secenek-kotu-ile-daha-kotu-488463-1.

‘Ya yumuşak iniş, ya da çakılma’
»Sözünü ettiğiniz ekonomik darboğaz nasıl sonuçlanabilir?
Mevcut iktidar mimarisi içinde önümüzdeki seçeneklerin sayısı fazla değil. Hatta iki ana senaryodan bahsetmek mümkün. Bunlardan ilki, Şimşek tarafından tasarlanan “yumuşak iniş” senaryosu idi. Bu senaryoya göre, enflasyon ve cari açık gibi sorunlar, ekonomik büyüme hızının yavaşlatılması ile ortadan kalkacaktı. Ancak bu senaryonun işlemesi, ekonomik büyümenin sürmesine, büyümenin sürmesi ise sermaye akımlarının devamlılığına bağlı idi. Ancak az önce sözünü ettiğim gibi, Şimşek’in yeni kabinede yer almaması, bu planın da kabul görmediği anlamına gelebilir. Zira, eğer erkene alınmazsa Mart 2019’da yapılacak yerel seçimler öncesinde ekonominin bilinçli olarak yavaşlatılması, belediyeleri kaybetmek istemeyen bir iktidar için birinci tercih olmayabilir. İkinci senaryo ise, uçak metaforunu sürdürürsek, yumuşak iniş değil bir çeşit “çakılmanın” gerçekleşmesi, yani teknik anlamda resesyonun yaşanmasıdır. Ekonomik yavaşlamanın özellikle 2018’in son çeyreğinden itibaren daralmaya dönme riski, çakılma senaryosunun gerçekleşmesi anlamına gelecektir. Kitlesel firma iflasları, kitlesel işten çıkarmalar ve bankacılık krizi gibi pek çok olumsuz gelişmenin bir arada yaşanabileceği bu senaryoda, iktidarın kendi destekçileri arasında dahi ciddi bir şekilde prestij kaybedeceğini öngörmek zor değil. Bu sürece emeği geçinen geniş kitleler açısından bakarsak, durum maalesef pek iç açıcı değil. Kısa dönemde karşımızdaki seçenek, kötü ile daha kötü arasında!

‘Borçlar ödenemiyor’
»Türkiye ekonomisi için kullanılan kırılganlık değerlendirmelerine katılıyor musunuz ve bunun nedeni nedir?

Katılıyorum. Zaten bu şahsi görüşlerden ziyade verilerle ilgili bir durum. AKP iktidarlarının izlediği birikim modelinin en önemli açmazı, ithalata bağımlı üretim yapısı nedeniyle ekonomik büyümesini yabancı sermaye akımlarına bağlı olması. Dış ticaret kısmı bir yana, bizzat sermaye akımları ve cari açık, ekonominin kırılganlığını artıran bir faktör. Ancak son yıllarda gözlediğimiz, ekonomik büyümenin çok hızlı olmadığı yıllarda dahi cari açığın artmayı sürdürmesi. Cari açığın dışında, bir diğer kırılganlık ögesi, reel sektör firmalarının döviz biçimindeki borçlarının yüksekliği. Yine verilere baktığımızda, 2008 krizi sonrasında reel sektörün döviz borçlarının milli gelire oranının en hızlı arttığı ikinci ülkenin Türkiye olduğunu görüyoruz. Az önce konuştuğumuz döviz – faiz kıskacı nedeniyle ekonomi politikasının kilitlendiği dönemlerde gelen kur şoklarını düşündüğümüzde, bu firmaların batma riskinin giderek arttığını söyleyebiliriz. Zaten şimdiden, yeniden yapılandırılan firma borçların 24 milyar doları aşmış durumda. Buradan da anlaşılacağı üzere, kur şokları nedeniyle bu borçların ödenememesi durumunda gündeme gelecek olan sadece firmaların batması değil. Esas sorun, bu firmaların bankacılık sektörü üzerine yıkılmaları. Yani döviz kuru krizi, ödemeler dengesi krizi ve bankacılık krizinin birlikte yaşanması riski giderek artıyor. Bu gibi nedenlerle Türkiye ekonomisinin kırılgan piyasalar arasında yer alması normal.

»Geçen hafta sonu Merkez Bankası’nın Hazine ve Maliye Bakanlığı ile ilişkilendirilmesini nasıl değerlendirmek gerekir?
2018/1 sayılı Cumhurbaşkanlığı genelgesi ile TCMB ile birlikte pek çok kuruluşun ilişkili olduğu bakanlık belirlendi. Bu ilk bakışta, önceki sisteme benzer, rutin bir uygulama olarak görülebilir. Ancak esasında, önceden de hukuka aykırı bir şekilde TCMB’nin bir bakanlığa ilişkili olarak tanımlanması, son düzenleme ile daha da muğlaklaştı. Bunun nedeni, genelgede TCMB’nin bağlı, ilgili ya da ilişkili kurum olup olmadığının açıkça belirtilmemiş olması. Bu muğlaklığın nasıl netleşeceği, uygulama ile belli olacak. Yani bir kere daha, hukuki durumda değil fiili durum tayin edici olacak. Bu genelge özelinden çıkarak, genelgenin de içinde olduğu genel eğilimi nasıl okuyabiliriz diye düşündüğümüzde ise, merkez bankası üzerine yapılan tartışmanın farklı sermaye fraksiyonları ve bunların talepleri üzerinden okunduğunda daha anlaşılır olacağı kanaatindeyim. Mevcut iktidar, küresel konjonktür elverdiğinde farklı sermaye kesimlerinin çıkarlarını bir arada tutarak, egemen bloğun bütünlüğünü sağlayabiliyordu. Ancak yapısal kriz konjonktüründe bu bütünlüğün sağlanması giderek zorlaşıyor. Merkez Bankası’nın bağımsızlığının giderek altının oyulması, mevcut iktidar mimarisinin, uluslararasılaşmış sermaye kesimlerine karşı krediye erişimi oldukça sınırlı olan küçük ölçekli üretim yapan sermaye kesimlerinin çıkarlarını temsil ettiğinin bir göstergesi.

»Berat Albayrak’ın ekonomi yönetimine getirilmesinin güvensizliğe neden olduğu değerlendirmelerine nasıl bakıyorsunuz?
24 Haziran öncesini hatırlarsak, Mayıs ortasında TL’de yaşanan hızlı değersizleşme, Mehmet Şimşek ve Murat Çetinkaya’nın ikinci Londra seferi sonrasında durdurulabilmişti. Şimşek’in Londra dönüşünde açıkladığı IMF’siz IMF programı, yani “yeniden dengelenme” programı, Londra Mutabakatı’nın bir parçası idi. Ancak Şimşek’e yeni yönetimde yer verilmemesi, istikrar programının akıbetini tehlikeye soktu. Mevcut idare sistemi içinde Albayrak yerine bir başkası da olsa yaşanacakların değişeceğini sanmıyorum.