Türkiye’nin minibüsü bu olmasın!
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Gaziantep’te bir köy minibüsü. Günün ilk saatlerinde yola çıkıyor, yol üstündeki köylere uğrayıp yolcularını ve pazarda satılmak üzere gönderilen süt ürünlerini toplayacak. Genç belgeselci Muhammet Beyazdağ’ın Minibüs (2016) adlı filmi böyle ilginç ve güzel bir konu vaadiyle başlıyor. Ama sonra 25 dakikalık filmin tamamına yayılan, minibüsün tüm hikâye potansiyelini yerle yeksan eden o metin geliyor (anlatım bozuklukları aynen korunmuştur)*:

“Sabahın sesiyle açılır bazı kapılar. İlk onlardır uyanan, yeni günün tüm çabasını taşıyan. Bir yola düşme hikayesi başlar, hareket vaktine döner anahtar. Bekleyeni bol bir yolun şoförü olmak, bir minibüsün hikayesiyle zamana dokunmak ve ‘haydi rasgele’yle düşmek yola, epey emektardır bu topraklarda. Henüz her şey uyurken başlayan yolculuk tam gaz devam ederken daracık yollara dalar minibüs. Ve bir korna sesiyle uyanır sokaklar. Minibüs küçük yerleşim yerlerini merkeze taşıyan bir araç olmanın ötesinde, emanetin emin ellerde olması anlamını taşır insanlar arasında. Erken uyananlarla yolu gözlenen, yola düşürmesi beklenen bir yol arkadaşlığıdır başlayan. Gün daha da ışımaya başlar. İlk yolcunun sohbetiyle, hayat telaşı da dile düşer minibüsün içinde. İşte şimdi yeni emaneti teslim alma vakti; ‘güle güle git’ cümlesinin samimiyetiyle günü daha da aydınlatma vakti. Ayşe Teyze hazırlayacak yoğurdu, Hasan alacak. Dar sokakların emeği, başka başka insanlarla buluşacak. Beyaz minibüs kapı kapı gezerken yalnızca paketler olmayacak taşınan. Günün erken saatini birlikte kucaklayan minibüs şoförü ve yolcuları, bir hayatın telaşını da bölüşecekler, teker teker. Kapı defalarca açılır kapanır, sözler yolun asfaltına karışır. Minibüs her köyün kapı önlerinden ‘güle güle’ diyerek uğurlanır. Minibüsün yol arkadaşlığı kilometrelerle ölçülmeden, yorgunluk nedir bilmeden uzar gider. Camdan yansıyan bir sabır tesbihine benzer koltuklardaki yorgun insan yüzleri. Gün ortasına erişilir, emanetler toplanmaya devam edilir. Sabahın aydınlığında yola düşüren telaş, öğlen güneşinde yolun yarısını bitirmiştir. Ekmek parası, alın teri, vitesin boşluğundan yola uzanır. Geçim derdine ortak olur minibüs, ve hızlanır yaşam, yetişecek yollara doğru. Ve işte ışıklı caddeler. Dar sokakları geçen minibüs, şimdi şehre tepeden bakar. Onca yolu kat etmişliğin mağrurluğuyla ‘gün yola erken düşenindir’ sözünü düşürür akla. Emanetler ayrılır koltuklardan, yolcular iner ve minibüs karışır insanların arasına, yaşamın tatlı telaşına. ‘Kalanlara eyvallah!’, geldi yine yollara düşme vakti. Uzayıp giden yollara doğru ağırlaşır göz kapakları. Bilir minibüs ve şoförü, emanet taşımanın, can taşımanın iş başında yoktur uykuya hakkı. Köylünün, çiftçinin emeği korna sesiyle yaşama karışır. Gün akşama doğru evrilirken yorulur giden de, kalan da. İnceden bir yağmur temizler minibüsün lastik izlerini. Artık o koca yollarda, ondan başka kimse kalmaz köylerden sokulan içeri. Yol kenarları ‘biraz dinlen’ dercesine uğurlar minibüsün içindeki misafirlerini. ‘Yarın görüşürüz’ diyerek, bir duman tüter asfalta doğru. Tekerlekler ağır ağır döner ve minibüste yankılanan türkü şoförün yorgunluğunun üzerini örter. Bulutlar günü bitirmiş, hava ağırlaşmış, akşam olmuştur artık. Dar sokaklara doğru dönerken tekerlek, emaneti ellerinde bekleyenler ertesi sabaha kadar evlerine çekilmiştir. Uyandığı yere çekilir minibüs, kapısı biraz dinlene kapanır. Yolların izi üzerinde, tozu dumanı sırtında, söndürür farlarını gecenin karanlığına. Yarının en erken uyananı yine o olacak nasılsa. Kalanlara eyvallah, yeni güne merhaba.”

Bu kadar tutarsız, saçma, ‘edebiyat yapayım’ derken anlatısının değerini bu kadar düşüren bir metinle uzun zamandır karşılaşmadığım için üzüntüyle izlediğim filmin yönetmeni Muhammet Beyazdağ, aslında çocuk gelinler (Zarok, 2013) ve çocuk damatlar (Çirok, 2014) gibi konularda başarılı filmler üretmiş iyi bir belgeselci. Zarok ve Çirok’ta böyle hastalıklı metinlere hiç yüz vermeyen, tüm trajediyi geleneklerin kurbanı olmuş insanların dilinden aktaran yönetmen belli ki bir köy minibüsünün insan hikâyeleri konusunda barındırdığı muhteşem potansiyelin farkında, ama ne yazık ki Minibüs’ü TRT için yapmış ve ‘TRT estetiği’ tuzağına düşmekten kurtulamamış...

Melodramatik bir dış sesin gece yarısı radyoda ‘ekolu’ şiir okurmuş gibi aktardığı bu tür devrik tümce yığınları belgeselin gerçeklikle zaten kırılgan olan ilişkisini iyice zayıflatır, izleyicinin bakışını ‘filmin anlatabilecekleri’nden uzaklaştırır. Sadece köylülerin ve minibüsün sesiyle anlatılabilecek sayısız yaşamsal unsur kaybolurken belgesel de bir tür ideolojik aygıta dönüşmeye başlar.

Toplumsal gerçekliği ve temel çelişkileri görünmez kılan bu yapış yapış hastalıklı romantizm de belli ölçüde bu ülkenin gerçeğidir tabii; Beyazdağ gibi iyi belgeselci kumaşına sahip gençlerin özellikle karşı durması gereken bir gerçeklik...

*Filmi youtube’da izleyebilirsiniz.