Türkiye Sineması neden tıkandı?
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Türkiye Sinema Tarihi yazımlarının bana çoğu tuhaf gelir, bunların içinde bu kadar az anekdot anlatılması da anlamsız gelir. Tarihin içinde çok önemli anekdotların anlaşılması onlara vakıf olmak için zorunludur.

Sinemacılarımızın anılarını anlatmamaları, anlattıklarında da tuhaf şeyleri anlatmaları da bana tuhaf gelir.

Bir de eleştiri meselesi var: bizim eleştirmenlerimizin özelliği, bir anda kendilerini Fransız Mutfağının en usta aşçıbaşılarını hizmete almış, oradan lezzet üstüne lezzet tadan, Türkiye Sinemasını incelerken de o mutfağın tatlarını arayan üstat gibi, yerli filmlerde yansıyan toplumu çözümlemek yerine, “olmuş” ve “olmamış” beyanatları vermeleri de bana anlamsız gelir.

Bir de sinemacılarımızın hali var: baş-şikâyetçi olmak gibi bir hünerleri var. Onlara göre, Türkiye’de sinema yapmanın o kadar çok engeli vardır ki, aslında bütün kariyerleri boyunca hiçbir istediklerini tam yapamamışlardır.

Aslında sorunun kaynağı Anadolu insanıdır - Bunca yıldan sonra anlıyorum ki. Anadolu insanı şikâyeti çok sever, sonra da taşı gediğine oturtmak için uyanık insan pozlarına bürünür, tekke dönsün diye neler yapmaz ki? Türkiye’den siyasetten bir örnek vereyim, Necmettin Erbakan. Zatı şahaneleri hesapta makine mühendisliği okumuştur, hatta profesörü olmuştur. Biz siyasette onu bildik bileli “ağır sanayi” teraneleri yumurtladı. Temelini attığı fabrikaların haddi hesabı olmayacak denli çoktu, ama yıllar sonra bunların çoğu arsa olarak satıldı, hatta bazıları eksik kalmış bina olarak satıldı, ne var ki hizmete girmiş, ağır sanayi yatırımları olan eseri yoktu. Bir de elbette ki yıllar yılı hükümette kaldı, kendi siyasetinden insanlar da yıllar yılı 'sanayi bakanı' oldu. En sonunda vardığı sonuç netti: “Türkiye’de beyin yok” diyordu, aslında gerçek şuydu, kendisi gibi beyinsizleri ülkenin kritik makamlarına getiren insanın söyleyeceği tipik yalandı bu. Çünkü benim ömrüm boyunca gördüğüm gerçek şuydu, beyin vardı da beyinsizler işbaşındaydı.

Sinemacılarımızın durumu da buna benzer, iş başına geçmeden çok büyük konuşurlar, işe başlayınca da yaptıkları tuhaf filmler için mazeret üretirler.

Eski bir deyim vardır: Osmanlı'nın üstünlüğü tüfek çıktıktan sonra gitmiştir diye, aslında bunlar üretim yapıp, aklını kullanacakları yerde, değişime öncü olacak yerde, değişimi yozlaşma olarak görünce, geriye de yerinde saymak kalıyor. Bizim sinemacılarımız iş başına gelmeden önce, Yeşilçam’a kurutulması gereken bataklık, iş başına geçtikten sonra, Yeşilçam’a övgü düzüp, düzenin bir parçası olmaya çalışırlardı. Peki, bizim sinemanın hükmü niye şimdi okunmuyor? Bakanlık destekleri başladıktan sonra, geriye de tuhaf filmlerden toplama anlamsız filmler kaldı. Bakanlık destekleri çıktı, yapılan filmlerin çoğu çöp olmaya başladı. Bazıları da bir tür ticaret olarak bakanlık desteği alarak “büyük sanat filmi olan tuhaf icraatlara” başladılar. Ne hikmetse, kendi adlarına hiçbir ciddi film çekemeyen zavallıların, bakanlık destekleriyle sanatçı pozlarına bürünmesi çok komik.

Bakanlıktakiler ile sinemacılar arasındaki işler şu şekilde dönüyor: Bakanlığın destek bütçesi (bunlar yalnızca yapıma ayrılan bütçe değildir) çalışanların bir bölümü de dahil olmak üzere, ortaklaşa tüketiyorlar. Geriye de sinemamızın ihracat rakamları geldiğinde, “yine çok iyi yedik, nasıl yedik ama,” hikâyesi kalıyor.

Türkiye’de sistemin tıkanması, ne siyasi ne de iktisadidir, Türkiye’de üretilen filmlerin toplumu yansıtma, toplumu aynalama, toplumla yarenlik yapma katsayısı bu kadar düşükken, geriye nal toplayan filmlerden başka bir şey kalmaz. Taşıma suyla da değirmen dönmeyeceği için, tıkanma zaruriydi. Aynı şey ekonomide oluyor. Türkiye’de eksik olan sermaye değildir, tam aksine, rekabet edebilir metaları üreten teknoloji ve meta üretimidir. Sinemada da rekabet edebilir metayı, yani filmi üretemezsen, tıkanırsın.