Türkiye’ye gidememek
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Paul Auster, “Türkiye gibi ülkelere gitmiyorum” dedi ya, ben de Türkiye’ye gitmek istese de gidemeyen kendim gibilerin ruh halini düşündüm uzun uzun... Sansürle, baskıyla, yoksulluk ve adaletsizliklerle Türkiye’ye gidemeyenlerin ruh halini…

Türkiye’ye gidebilmemiz için öncelikle yollara ihtiyacımız var. Ama karşımıza çıkan ya da çıkartılan yolların hangisinin gerçek, hangisinin sahte olduğu konusunda fena halde kafamız karışmış durumda. Mesela dört farklı yöne giden dört ayrı SOL tabelası karşımıza çıkabiliyor. Halbuki SAĞ tabelası sadece bir yönü gösteriyor. SAĞ’dan gitmek istemeyenler dört ayrı yöne doğru dağılıyorlar, ve işin ilginç tarafı, dört ayrı yöne giden yollar, SAĞ tabelanın gösterdiği yolla belli aralıklarla kesişiyor. Sonra bir bakmışız ki, geldiğimiz yere geri dönmüş, Türkiye’ye gidememişiz. Bir süre sonra, artık gitmek konusunda herkeste bir isteksizlik ortaya çıkıyor ki, vahim olan da zaten Türkiye’ye gidemeyişi bir kader gibi kabullenmek… Ama gerçekte o tabelaların tümü, ya eskiye ait  unutulmuş ya da hedef yanıltmak için yeni dikilmiş tabelalardan ibaret…

Judith Butler’ın, yakınlarda yeni sayısı çıkan “Cogito” dergisinde, “Müttefik Bedenler ve Sokağın Siyaseti” adlı bir yazısı var. Arap Baharı ya da Wall Street İşgalcileri gibi yaygınlaşan sokak gösterilerini, Hannah Arendt ya da Agamben gibi düşünürlerin ortaya attığı kavramlar ve düşünceler üzerinden tartışan bu yazıda, Türkiye’de yaşanan bir eylemi de örnek olarak vermiş. Judith Butler, “Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Buluşma” için Türkiye’ye davet edilmiş. Ankara’da gerçekleşen bu konferanstan sonra, konferansa katılanlar hep birlikte bir de yürüyüş gerçekleştirmişler ve “Kimsenin Askeri Olmayacağız, Kimseyi Öldürmeyeceğiz” diye slogan atarak,  sadece trans cinayetlerini değil, militarizmi de protesto etmişler. Çeşitli kesimlerden ve görüşlerden insanların bu şekilde ortak bir tavır alması, Butler’ın önemsediği bir nokta. Trans cinayetlerinin militarizmden, milliyetçilikten, Kürt ya da Ermeni meselesinden ayrı düşünülemeyeceği ortada, çünkü tüm bu meseleler aynı kaynaktan ortaya çıkarak birbirini yaratıyor ve bu yüzden hepsiyle aynı zeminde mücadele edilmeli ki, Türkiye’ye giden yollara doğru tabelaları yerleştirebilelim. Sevag Balıkçı’yı askerlik yaparken öldüren kişinin tutuksuz yargılanması ile, Diyarbakır’da JİTEM’in işlediği cinayetlerin kanıtı olarak bulunan kafatasları arasındaki bağlantıyı göremiyor ve dört erkek tarafından kılıçlı saldırıya uğrayan bir trans kadının acısını, sokak ortasında infaz edilen diğer kadınların yaşadığı acı gibi yüreğimizde hissedemiyor ve aynı tepkiyi gösteremiyorsak, zaten gittiğimiz yolun Türkiye’ye varma olasılığı hiç yok. Böyle giderse, sadece yol değil, belki de Türkiye de kalmayacak ortada.

Sanmayın ki, bu yanlış yönleri gösteren tabelalar meselesi, sadece Türkiye’de yaşanıyor. Butler, yazısında ünlü bir Fransız feministi örnek veriyor mesela. Kendisini materyalist ve bir radikal olarak tanımlayan bu feminist, transseksüelliği psikotik olarak nitelendiren bir kitap yazabilmiş. Kendisini feminist olarak tanımlayan birisinin böyle bir kitap yazması, bizdeki bakanların eşcinselliği hastalık olarak tanımlamasından daha dehşet verici bir durum olsa gerek, çünkü bunu muhafazakâr bir bakan değil, kendisini devrimci olarak gören bir feminist yapıyor.

Türkiye’de solda nelere tanık olmuyoruz ki, Fransa’daki bu duruma şaşıralım. Militarizmle arasına mesafe koyamamış, homofobik, ırkçı ya da kapitalist öyle çok sapma var ki… Meselenin çözümü belki de, yön gösteren ne kadar tabela varsa söküp çıkarmakta gizlidir. Bir tür tabela sökücülüğü yapılmalı ki, bu da ancak Butler’ın da yazısında bahsettiği gibi beden politikalarıyla mümkün olabilecek bir şey: “Yapmamız gereken, yalnızca bedenin maddi aciliyetlerini meydana taşımak değil, bu ihtiyaçları siyasi taleplerin merkezine yerleştirmek.” Butler, özellikle Kahire’deki diktatör deviren eylemlilik süreci üzerinde durarak, göstericilerin kendilerini ihtiyaçları, arzuları, gereksinimleri olan direnen bedenler olarak” muhafaza ederek kamusal alanı nasıl kendileri için talep ettiklerini anlatıyor ve kaldırımda uyuyarak sadece hükümetin meşruiyetine itiraz etmediklerini, açıkça bedeni ısrarcılığı, inatçılığı ve incinebilirliğiyle riske atarak devrim sürecinde kamusal ve özel alan arasındaki ayrımı aştıklarını söylüyor. Tüm baskı ve tehditlere rağmen kimse evine gitmedi ve evinde kalmadı. Karınlarını meydanlarda doyurdular, kaldırımlarda uyudular, hastalandıkları ya da yaralandıkları zaman meydanlarda kurulan çadırlarda tedavi oldular ve tüm bunları televizyonlar canlı olarak yayınladı ve milyonlarca başka insanın sanal da olsa o meydanda toplanmasını sağladılar. Butler’ın yazısı şu cümleyle bitiyor: “Devrim, herkes kaldırımlara yapıştığı ve birlik içinde davranarak eve dönmeyi reddettiği için gerçekleşti.”

İstanbul’da kayıp sokaklar olduğunu düşünürüm hep. Nasıl insanlar kaybolur, sokaklar da öyle kaybolur işte. O sokağa giren, labirentte kaybolmuş gibi dönemez artık geriye. Çıkmaz sokaklarla dolu bu şehrin kayıp sokaklar haritasını bulabilirsek bir gün, o sokakların Wall Street’ten Tahrir Meydanı’na, Paris’ten Bağdat’a kadar dünyanın tüm meydanlarını birbirine bağladığını göreceğimizden eminim... Kendimi yazarken bir tür kayıp sokak bulucusu gibi hissediyorum bu yüzden. O kayıp sokaklar bulunursa eğer, Sevag Balıkçı’yla, Hrant Dink’le, Uludere, Dersim ya da Sivas katliamlarında ölenlerle, gözaltında kaybedilen ve faili meçhul cinayetlere kurban edilenlerle birlikte Türkiye’ye gidebiliriz belki...