Türküden şiire sanat sırtlanır
16.03.2018 16:11 BİRGÜN KİTAP
Hayatın bütün alanlarında, yeni dediğimiz ne varsa, geçmişin bilinmesi, unutulması, dönüştürülmesi ve atılması üzerine kurulabilir. Böyle olmasaydı, şiir-müzik-tiyatro, doğuşundaki beraberliği sürdürüyor olurdu

ŞÜKRÜ ERBAŞ

İki alıntı, söyleyeceklerimin özeti olarak söze kapı aralasın; Ehrenburg’tan: Çağdaş sanatın anahtarını geçmişte buldum. Ötekiyse, Dostoyevski’den: Bana, kendi uydurduğun bir yalan söyle seni alnından öpeyim.

İçinde yaşanılan zamanın kültürü, sanatı, değer yargıları, tutum ve davranışları, bütün bir geçmiş zamanın ruhu, sesi, gövdesi üstüne oturur. Öncesi olmayan bir şimdi düşünmek nasıl mümkün değilse, öncesi olmayan bir söz düşünmek de mümkün değildir. Bütün insan edimleri, elbette edebiyat ve sanat da dâhil, kendinden önce var olanlarla var olabilir. Ancak, bundan, her ne olursa olsun geçmişin kutsanması, tekrarı ve dokunulmazlığı anlaşılmamalıdır. Hayatın bütün alanlarında, yeni dediğimiz ne varsa, geçmişin bilinmesi, unutulması, dönüştürülmesi ve atılması üzerine kurulabilir. Böyle olmasaydı, şiir-müzik-tiyatro, doğuşundaki beraberliği sürdürüyor olurdu. Resim sanatı, ilk insanın mağara duvarına çizdiği ilk bizon resminde kalırdı.

Bu geniş çerçeveyi, destanlardan, halk hikâyelerinden, masallardan, mitolojiden günümüz edebiyatına, şiirine, bu edebiyatın geçmişle kurduğu ilişkiye doğru daraltacak olursak, bugün, modern-çağdaş-cumhuriyet dönemi-günümüz edebiyatı, şiiri gibi adlarla adlandırdığımız edebiyat da, Halk Şiiri, Divan Şiiri, Halk Hikâyeleri, Destanlar ve Masallar olarak onlarca kanaldan gelen söz varlıklarından alacaklarını alarak, atacaklarını atarak var olmuştur, kendini kurmuştur. Bu dil var olduğu sürece de bu ilişki, özellikle de halk şiirimizle olan ilişkisi sürecektir. Sadece bizim şiirimizle değil, çeviri yoluyla hayatımıza giren dünyanın bütün büyük şiirleriyle de ilişkisini ve etkileşimini sürdürecektir.

Ancak bu ilişki her zaman tartışmalı olmuştur; özellikle de Cemal Süreya’nın a dergisinde, Ekim 1956’da yazdığı Folklor Şiire Düşman yazısından sonra hâlâ önemli bir tartışma konusu olarak sürer gelir. Anılan yazısından Süreya özetle; “folklorda, şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti olmadığını; halk deyimlerinin havasının, şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar olduğunu; bir halk deyimi içindeki kelimelerin, o deyimdeki anlam dizisinde kaynaştığını; o kelimelerden o deyimlerdekinden ayrı işlemler, ayrı güçler aranmayacağını; çünkü donmuş, tek yönlü ve uyandıracakları çağrışımların belli olduğunu” söyler ve devam eder: “Halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, yeni bir bağıntı kurmak söz konusu olamaz. Nasıl olsun ki, bu kelimeler zaten kıpırdamaz bir şekilde birbirlerine bağlanmışlar, alacakları yükleri zaten önceden almışlardır.”

“Folklordan kaçınmaya önemli bir sebep daha var: Kişilik. Kişilik bugün şiirde önemli bir yer tutuyor. Folklordaysa daha çok anonim kalıplar var. Bu kalıplar kişilik kazanmaya hiç uygun değil. Karacaoğlan’a, Emrah’a, şuna buna büyük şair diyenlerin kulakları çınlasın, kişiliksiz de büyük şair olunacağına iman getirmişler demek. Folklor ve halk deyimleri ancak bir şairi taşıyabilir, fazlasına dayanacak gücü yoktur.”

İlginçtir, Cemal Süreya bunları 1956’da söylemiştir ama daha sonra yazdığı şiirlerde karşı çıktığı bu gelenekten kendisi de yararlanmıştır. Örneklemek gerekirse, 1973’te yayımladığı Önce Öp Sonra Doğur Beni kitabından iki şiiri anmak yeter sanırım: Kalın Abdal şiiri ve Türkü şiiri… İkisi de çağdaş şiirimizin çok başarılı örneklerindendir ve ikisi de halk şiirimizin ses ve biçim özelliklerinin son derece başarılı kullanıldığı örneklerdir.

Sanırım konuyu gelenekten yararlanma çerçevesinde ele almak bizi daha doğru bir yere götürecektir. Şiirde gelenekten nasıl yararlanabiliriz? Bir; Halk Şiiri ya da Divan Şiiri, eski şiirin biçimini, kalıplarını kullanarak; iki; bu şiirlerin sesini, yeni şiire taşıyarak; üç; geleneksel şiirin edasını (başkaldırı, boyun eğiş, ilenme, güzelleme vb.) günümüz şiirine taşıyarak… Şiirde yeni bir sentez için bunlar denenmeli, yapılmalıdır. Bunlardan kaçarak, bunları küçümseyerek yeni, çağdaş, modern bir şiir kurulabileceğini düşünmüyorum. Kaldı ki şiirimiz, bu dediğimin yapıldığı, son derece başarılı örneklerle doludur…

Nâzım’dan Necip Fazıl’a, Külebi’den Ceyhun Atuf’a, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Attila İlhan’dan Gülten Akın’a, Metin Altıok’tan Behçet Aysan’a, Hilmi Yavuz’dan Arif Ay’a… neredeyse bütün bir cumhuriyet dönemi ve günümüz şairleri bu yararlanmanın son derece başarılı örneklerini vermişlerdir:

Nâzım’ın Şeyh Bedrettin Destanı, Rubailer ve daha pek çok şiiri; Melih Cevdet’in Tanıdık Dünya’sı (Karacaoğlan’ın Bir Şiir Üzerine Çeşitlemeler); Turgut Uyar’ın Divan’ı, Attila İlhan’ın Tutuklunun Günlüğü (özellikle İncesaz bölümü: şiir isimleri: Nihavent, Mahur, Muhayyer, Saba…), Gülten Akın’dan Ağıtlar ve Türküler, İlahiler, Seyran Destanı, Maraş’ın ve Ökeş’in Destanı kitapları… daha pek çok şiir ve şiir kitabı, sözünü ettiğim sentezin, yararlanmanın, dönüşümün başarıyla yapıldığı örneklerdir.

Tıpkı ‘Bulut Günleridir’ şiirinde Attila İlhan’ın “bulut günleridir/akar uykular dumanlı sular gibi/ kuytu göllerde salınır rüyalar kuğular gibi” dediği Nâili’nin gazelinde “Oldu ekşim Gülşen-ârâ-yı heves cûlar gibi/ Akdı gönlüm bir nihâl-i işveye sular gibi” olarak çıkmış olması.

Yahut “Irmaklar gibi uzaklaşır/ Bir türkü kadar uzak/ Tekerler iki çizgi bırakır,/ Hamutlar şak şak eder, dön geri bak” diyen Külebi, musikimizin üstadlarından Hafız Osman Öge’nin “Bu dere baştanbaşa cevizli bağ/ Cevizler şak şak eder dön geri bak” dizelerine selam eder.

Ancak, halk şiirimizin, divan şiirimizin biçim ve yapı özelliklerini olduğu gibi alıp tekrar ederseniz; aynı geleneksel izlekleri, aynı ölçü, uyak, ses ve anlam değerlerini olduğu gibi söylemeye kalkarsanız, o büyük şiir, size kötülük eder. Bu çerçevede, evet, folklor şiire düşmanlık eder. Düşmanlık onun mayasında yoktur elbette ama sizi yeni şiirde saf dışı edecek bir kötülük yapmış olur. Zaten de bu hem mümkün değildir, hem o eski güzel şiiri bozar, hem de siz gülünç olursunuz…