Tutma soluğunu
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Ama artık bir şeyler öğrenebilsek yenilgilerimizden, böyle hemen pes etmesek, suçu gölgelerimize atmasak.

Ama artık bir şeyler öğrenebilsek yenilgilerimizden, böyle hemen pes etmesek, suçu gölgelerimize atmasak. Siyaseti bize gösterildiği haliyle kabul etmesek; büyü bozuculara inat, büyü olsak Didem Madak’ın “ben artık büyüyüm” dediği gibi, “bağırmak denen bir adam” umuda ve aşka düşman bir saltanat kurmuş olsa da…

O kadar kolay çekip gitmesek, üzerimize gaz bombaları yağarken bulup sarılsak kendimize, bırakıp kaçmasın diye… Olmazdı ki zaten böyle desek, siyasetsizlik üreten siyasi bütün kurum ve örgütler yıkılsa birer birer, o yıkıntıların arasında kalsa bizi çaresiz hissettiren tüm entrikalar, küçük hesaplar, iktidar oyunları…

Sessiz yığınların sesi olmaktan bahseden tüm o siyasetsiz tipler, çekip gitseler uzak diyarlara; sessizliğin sesini doya doya dinlesek… Sesimize sessizlik demişlerdi, sessiz olun demişlerdi hep, çınlayıp durmuştu sesimiz sokaklarda o yaz…

Balıkçılar kahvesinde güzel susulur, susmanın da biçimleri vardır çünkü, mekânları da… Aşktan, öfkeden, dostluktan, korkudan, özlemekten susar insanlar, sessizlik ne çok şey anlatır bazen… En kötüsü, söylenecek her sözün daha söylenmeden anlamını yitirmesi, Gazze’yi ya da Berkin’i düşünürken olduğu gibi…

Macit Amca’yla karşılıklı susuyoruz; kahvehanede televizyon açık, biz kapalıyız… “Bu hafta ne yazacaksın gazeteye?” diye soruyor birden, “seçimleri mi?” “Yok” diyorum Macit Amca’ya, “parayı bastıranın, gücü elinde tutanın bir oyunu seçim; kim daha iyi hayalini pazarlarsa… ‘Miş gibi’ yapıla yapıla bugünlere gelindi, sonuçlarda şaşırtıcı bir şey yok. 12 Eylül Anayasası’na verilen oy oranı daha yüksekti.” Böyle söyleyince gülüyor Macit Amca, biliyor çünkü o da, 12 Eylül’dü oylanan. Hayatımızın bitmeyen bir günle sınırlı olması, nasıl da büyük bir lanet, büyük bir ceza. Düşünceyi aykırılığa, bitimsiz acılara ya da saray soytarılığına itmeyen bir toplumda yaşamak için, toplumumuzun aykırıları olmak zorundayız diyen Max Frisch’in sözleri geliyor aklıma, bu lanetten nasıl kurtulacağımızı düşünürken. Aykırı olmanın içeriği, günümüzde umursamazlıkla dolduruldu çünkü, gelecekteki topluma karşı kendisini sorumlu hissedenler azaldıkça… Calvino, o aykırıları, “ateşin içinden yanmadan geçecek sınırlı sayıda aydın” olarak tanımlıyordu, kendiliğindenliğini kaybeden kitlelere bilinci ve tasarımı taşımakla yükümlü hisseden… Mutsuzluklarının farkında olamayanların mutlulukları, içinden geçtiğimiz ateşi körüklediği için değil mi bütün bu başımıza gelenler… Brecht ne güzel demiş, “Gülenler, / Kötü haberi almadıkları için sadece / gülebiliyorlar henüz…”

Macit Amca’nın düşüncelerimi okuyormuş gibi konuşmasına alışkınım, çayından höpürteterek aldığı yudumla sessizliğini bozarak, “Siyaset, oy vermekten ibaretmiş gibi algılandığı sürece bu ülkede bir şeyler değişmez, insanları ikna eden fikirler değil, hep başka şeyler. Ama bunun böyle olması, fikirleri önemsizleştirmez, hatta daha da önemli yapar, demek ki işe yarayan bir fikir yok ortada, ya da var ama insanlar o fikirlere güvenmiyor” dedi. Macit Amca’nın akıl yürütüşünden çok şey öğrenmişimdir bugüne kadar. Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere bakarak Üçüncü Dünya Savaşı’nın yaklaştığına dair yorumlar yapılıyor ne zamandır. Yaşanan iki büyük dünya savaşından bile insanlık ders çıkaramıyor, sahip olunan onca bilgi ve deneyim bir işe yaramıyorsa… Karşımızda Srebrenitsa örneği dururken, Ezidilere yapılanlara sessiz kalınıyorsa… Calvino’nun yazılarında sık sık dile getirdiği “genel ahlaki devrim”e yol açacak fikirler üretmekten başka bir çare yok. Turgut Uyar, “kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir” diye yazmıştı; kararan dünyanın bizim dünyamız olduğunu anladığımız zaman, “ilk aydınlık” da bizim olacak. Belki o zaman Ezidilerin acısı bizim de acımız olur, sadece kendine yeten değil, her şeyle ilişkilenebilecek yeni bilgiler ve deneyimler bulup çıkarırız kararan dünyayı aydınlatan… Çünkü Turgut Uyar’ın yazdığı gibi “senindir ey sonsuzveren ne varsa hayat gibi / tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir…”