Tutuklu siyaset
SELİN SAYEK BÖKE SELİN SAYEK BÖKE

Dün 24 Temmuz Basın Bayramı’ydı. Enis Berberoğlu, basın bayramına tutuklu girdi, tıpkı geçen yıl olduğu gibi…

Tam 110 yıl önce, 1908 devrimiyle bu topraklarda, Padişah’ın yetkileri budandı, sansür kaldırıldı. Basın bayramı budur. Sansüre baskıya zorbalığa karşı mücadele günüdür basın bayramı.

110 yıl sonra bugün ise, hem siyaset hem basın tutuklu!

Enis Berberoğlu içerdeyken, Türkiye’de rejim değişti.

Meclis’in yetkileri neredeyse yok edildi.

Kurumlar, şirketler, karar mekanizmaları ve medya doğrudan Saray’a bağlandı.

Türkiye Cumhuriyeti, Saray A.Ş.’ye dönüştü. Devlet şirketleşti. Aile şirketi devletleşti.

Berberoğlu 24 Haziran milletvekili seçimlerinde yeniden seçildi. Anayasanın 84/3 maddesi yeniden milletvekili seçilenlerin, yeniden dokunulmazlık kazanacağını söylüyor. Ama yeni rejimde Anayasa bağlayıcı değil. Türkiye Anayasa ve yasalarla yönetilen bir ülke olsaydı, Berberoğlu bugün bizimle olacaktı. Ama böyle olmadı. Çünkü Türkiye’de artık ne yasalar, ne de Anayasa tanınıyor. Türkiye artık demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti değil. Berberoğlu bu yüzden bizimle değil.

Türkiye’de artık rejimin değiştiğini idrak ederek, bu olağanüstü döneme uygun siyaseti en geniş toplum kesimleriyle ortaklaşarak örgütlemesi gereken muhalefet ne zaman ki bu gerçekle yüzleşir ve bu yeni siyaseti kurmaya başlarsa o zaman Berberoğlu bizimle olacak. Berberoğlu neden bugün bizimle değil sorusunun yanıtı çok uzakta değil yani...

Şimdi yetkileri neredeyse hiçe indirgenmiş ve yok edilmiş bir Meclis’te “en sert muhalefeti” yapma siyasetiyle hala –mış gibi yapan siyasetsizlik her şeyi normalleştirdiği, olağanlaştırdığı için de bir kez daha derin bir umutsuzluk yaratıyor.

Kimileri için bir detay belki ama “Meclis’te sert muhalefet” açıklamalarını okurken, içerde Enis Berberoğlu’nun, Eren Erdem’in ne düşündüğünü ne hissettiğini hayal edebiliyor musunuz?

Artık açıkça ortaya koymamız gerek: Türkiye’de rejim değişmişken, bu rejim değişikliği ile Cumhuriyet kurumları yıkılırken, tek adam yönetimi hukuken de tesis edilmişken, bu karşı devrim karşısında direnç göstermek, bunu durdurmak ve geriletmek, tüm muhalefet güçlerinin ortak mücadelesi olmalı. Ve muhalefet güçlerinin öncüsü olmak konusunda gerek tarihsel misyonu, gerekse bugünkü konjonktür ışığında da en büyük sorumluluk, Cumhuriyet Halk Partisi’ne, bize düşüyor.

Bugüne dek tercih edilen politikalar, bu gidişatı değiştiremedi. Açık ki, aynı politika ve siyasetin devamı aynı sonuçları doğuracak. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu siyasal, ekonomik, sosyal yıkım düşünüldüğünde, aynı anlayış ve yöntemlerle devam etmenin daha da ağır sonuçları olacağı açık.

Meclis’te sert muhalefetle tarif edilecek bir siyaset bugünün olağandışılığı ile örtüşmüyor. Bugünün olağandışı koşulları Türkiye’nin yönünü eşitlik, özgürlük, barış, laiklik ve demokrasi yönüne çekmek için toplumu kuvvetli bir biçimde içine katan bir mücadeleyi örmeyi gerektiriyor.

Etkinliği yeni rejim ile neredeyse ortadan kaldırılmış olan TBMM’ye yetkilerini yeniden kazandıracak olan siyasi mücadele, bu etkinsiz Meclis’in içerisinde tarihe not düşmekle değil, yetkilerin TBMM’de toplanmasını talep eden milyonları bu mücadelenin kalıcı ortağı yapmaktan geçiyor.

Aksi halde, “şimdi de bir eylem yapalım hadi ama ne yapalım” diyen anlayışıyla sonuç değişmeyecek. Siyasi bir hat üzerinden tarif edilmemiş, tekil hiçbir eylemin, sonuca erdirilmeyen hiçbir adımın bir işe yaramayacağı açık değil mi?

Türkiye artık başka bir Türkiye, rejim artık başka bir rejim…

İşte tam da bu nedenle, CHP’de yeni bir örgütlenme, yeni bir yönetim anlayışı, yeni bir siyaset tarifi artık Türkiye için bir zorunluluk.

Yeni bir siyasete, kendi öz değerleri ile yeni bir siyasi iddiayı ortaya koyacak, aklı berrak, özgüvenli bir CHP’ye, her zamankinden daha çok ve daha acil ihtiyaç var.