Tutunma çabası olarak yıkıcı nefret
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

İnsanda nefret duygusu çoğun suçluluktan kökenlenir. Arızalı suçluluk duygusu nefretle birlikte haseti de eker ruhun karanlık kuytularına. Haset ki, imrenme ve kıskanmadan öte bir haldir, düşmancılıkla örülü. Haset ve nefret bir arada insandaki yıkıcılığı yönetirler. Haset sahip olmadığının başkasında olmasına katlanamama halidir. Bende yoksa, onda da hatta kimse de olmasın; hasetin özüdür.

Yıkıp, yok etmek böylece sahip olamadığının başkasında da olmamasını sağlamak derin bir suçluluk sarmalından türer. Eksik olmak, eksik ve yoksun bırakılmakla ve bu yoksunluğunun suçlusunun da kendisi olduğuna inandırılmakla biçimlenir.

Dünyanın en güzel coğrafyalarından biri olan Anadolu’nun Karadeniz kıyılarındaki Müslüman olmayana yönelik yıkıcılığın açıklaması ancak bu bağlantılarla mümkün gibi görünüyor.

Karadeniz bölgesindeki bu nefretle örülü yıkıcılık, Türkiye’nin kolektif bilinçdışını belirleyen temel duygunun suçluluk olduğunun en önemli tanıtlarından biri.  

Sümela Manastırı’ndaki fresklere yapılanları görünce insan derin bir utanca kapılıyor önce. Bir dine inanmak ya da kutsal olanın dokunulmaz kılınmasından kaynaklanan bir utanç değil. Fresklere yazılan yazılar, yüzleri kazınmış figürler; yapılan tahribatın tek açıklaması yıkıcılık olabilir. O yüzden utancı izleyen düşünce acı oluyor. İnsanların fresklere verdikleri zarar özensizlikle, bilgisizlikle açıklanabilecek gibi değil.

Başka türlü bir nefretle zarar verilmiş fresklere. Aynı durum Trabzon’un göbeğindeki Aya Sofya Kilisesi, Ordu’da yine şehrin merkezindeki Taşbaşı Kilisesi, Yason burnundaki Yason Kilisesi için de geçerli. Bütün bir Karadeniz bölgesinde İslami olmayan yapılara, özellikle ibadet yerlerine sanki bile isteye, nefretle zarar verilmişe benziyor. Ordu’daki Taşbaşı Kilisesi yetmişli yıllara kadar cezaevi olarak kullanılmış!

Bütün bu yapılara arızalı bir nefretle zarar verilmişken hemen yanı başlarına yapılan binalar sanki inadınaymışcasına çirkin ve ‘ucube’; şehir merkezlerindeki çoğu apartmanın sıvası bile yok. Hele camiler, hiçbir estetik anlayışa sahip olmadan bile isteye çirkin inşa edilmiş gibiler. Cumhuriyet öncesi Osmanlıdan kalan camiler çok güzeller, ama sonradan yapılanlar içler acısı, üstelik halen inşa edilenler daha da kötü, sadece büyükler.

Ordu, Giresun, Trabzon ve Rize’de sanki ‘bir şey’ olmuş ve insanlar o şeyden sonra o güne kadar yapılanları yıkıp, tahrip edip yerlerine çirkinin çirkini yapılar inşa etmişler gibi. Hızlı kentleşme, artan nüfus, arsa kıtlığı ile açıklanamayacak bir durum bu.

Bu şehirlerin tümünün yüzyıl öncesine kadar ağırlıklı olarak Sünni Müslüman olmayan nüfustan oluştuğu biliniyor. Oysa şimdilerde Sünni Müslüman olmayan ne varsa bir nefret nesnesine ve yıkıcılık hedefine dönüşmüş. Trabzon’da Aya Sofya Kilise’sine giden yolu tarif etmesini istediğimiz iki gençten biri ağız ucuyla tarif ederken, diğeri bize duyurarak küfreder gibi ‘bırak nasıl bulurlarsa bulsunlar’ diye çıkıştı arkadaşına.

Mesele bu bölgenin insanlarının ağırlıklı olarak tutucu vs olmasından kaynaklanmıyor. Çünkü aynı insanların aslında dünya tatlısı, iyi kalpli, cana yakın, duygusal olduklarının da çok sayıda örneği var. Mesele bir genelleme yapmak da değil. Ama özellikle Sünni Müslüman olmayan her şeye insanlara, evlere, ibadet yerlerine ne varsa her şeye dönük nefret ve yıkıcı haset ancak derin bir suçluluk duygusundan kaynaklanabilir gibi görünüyor.

Sanki korkuyla örülmüş, yoksunlukla tehdit edilmiş bir suçluluktan kaynaklanan bir tür kendi kendisinin inkârı, yok sayılması. Korkudan türemiş bir kendisinin olanı tahrip eden, kendisine dönük bir yıkıcılık hali.

Tekil insan ya da grubun ruhu tarihsel dönüşümlerin nedeni değil sonucudur. Daha önce de yazmıştım, bence Türkiye halklarının kolektif bilinçdışındaki baskın duygu, yoksun bırakılmaktan ve korkutulmaktan kaynaklanan bir suçlulukla biçimlenmiş nefret ve haset duygusu. Arızalı suçluluk duygusuna takılı kaldığı ve bu duygu yaşantılayan için de tahripkâr olduğundan, aslında en kendisinden olmayan sert Sünni Müslümanlığa bu denli kuvvetlice sarılıyor.

Hem Osmanlı’nın hem de Cumhuriyet’in resmi devlet inancı olan Sünni Müslümanlıkta zorba zalimin saldırganlığıyla özdeşim kurma yolu bularak suçluluk duygusundan sıyrılmaya çabalıyor. Sünni Müslüman olmayanlara, Alevilere, Kürtlere, solculara yönelik bu derin nefret, egemenden gördüğü şiddeti, egemenin postuna bürünerek egemenin düşmanını düşman bellemekle, mümkün olabiliyor.

Güncel kanıt mı? Açlık grevlerine gösterilen ilgiye bakın, internette açlık grevleri haberlerinin altına yazılan yorumları okuyun, sosyal medyadaki yazılara bakın!