Tuzluçayır halkına bir özür borçlu değil misiniz?
Bülent Mumay Bülent Mumay

2016 Temmuzu’nda yaşadığımız darbe ihanetinin hayırlı sayılabilecek tek bir sonucu oldu belki de... Riyakârlıkları, yüzsüzlükleri çok daha net görmeye başladık. Bunlara imza atanlar hiçbir şey olmamış gibi ufka bakarak ıslık çalmaya devam ededursun... Bizler, Mustafa Hoş’un kitabının adındaki “Neo-Türkiye’nin panzehiri hafızadır” cümlesiyle unutmamaya, unutturmamaya devam edelim.

Sene 2013. Hükümetin, emniyet ve yargıyı neredeyse tamamen cemaate devrettiği günler. Henüz öküz ölmemiş, ortaklık bozulmamıştı. Nereden çıktığı belli olmayan bir proje atıldı ortaya: “Cami-cemevi projesi.” Yıllardır hor görülen, ibadethaneleri devlet tarafından tanınmayan, cemevi açmak isterken binbir zorlukla karşılaşan Alevilerin önüne bir şüpheli paket bırakıldı resmen. Vaat şuydu, artık Aleviler ve Sünniler bir arada ibadet edebilecek. Nereden baksanız elinizde kalacak bir öneriydi.
Alevilerin büyük bir bölümü isyan etti projeye. Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan ve temsil ettiği grup dışında hiç kimse böyle bir projeyi istemiyordu. Projenin ilk örneğinin inşa edileceği Ankara-Tuzluçayır’daki vatandaşlar da tepkiliydi. Projenin temelinin atıldığı 9 Eylül 2013’te sokağa çıkıp tepkilerini dile getirmek istediler. Elbette karşılaştıkları, TOMA ve biber gazı oldu.

Alevi vatandaşların polis şiddetiyle karşılaştığı dakikalarda, İzzettin Doğan, dönemin Çalışma Bakanı Faruk Çelik ile birlikte, Gülencilerin projesinin temelini atıyordu. Gelin o günleri, ertesi günkü Zaman Gazetesi’nin manşetinden hatırlayalım: “Fethullah Gülen Hocaefendi’ye teşekkür ederim. Bu projeyle cami ile cemevi, bir bahçede bulunan iki çiçek gibi olacak” diyordu İzzettin Doğan. Güvercinler uçurarak temel atan Bakan Faruk Çelik de, Gülen’e selamını gönderdikten sonra müjde veriyordu: “Bu proje bittiğinde diller, gönüller aynı aşkı niyaz edecek.”

Okyanus ötesine selamların uçuştuğu, aynı dakikalarda Alevilerin dayak yediği o günün üzerinden 4 yıl geçti. 15 Temmuz ihanetinden sonra, malum projenin Gülen imalatı olduğu çok daha net ortaya çıktı. O günlerde projeyi eleştirenlerin neredeyse din düşmanı ilan edildiğini hatırlatarak devam edelim. Ama bu kez 2013 tarihli Zaman gazetesinden değil, dünkü gazetelerden alıntılar yapalım. Cami-cemevi projesine ön ayak olanların yargılandığı dava haberinden:

5 şüpheli “Silahlı terör örgütüne yardım”la suçlanıyordu. İddianamede, projenin FETÖ projesi olduğu, farklı inanç gruplarını birleştirmek yerine çatışma ve kaosa yol açtığı savunuluyordu. Davada sanık değil, tanık olarak ifade veren İzzettin Doğan, düne kadar selam yolladığı, teşekkür ettiği, defalarca görüştüğü Gülen ve ekibini suçluyordu. Gülencilerin Alevi kadroları nasıl fişlediğinden dem vuruyordu ifadesinde, Gülencilerin projesinde sacayağı olduğunu unutturmak istercesine.

Dedik ya, 15 Temmuz’la birlikte nice yüzsüzlükler, riyakârlıklar ortaya çıktı. Hani, koca devletin eski bakanının ve Cem Vakfı Başkanı’nın malum örgüte yardım ve yataklıktan yargılanmasını istediğimizden değil. Ama o gün, projeye karşı çıktıkları için gaza boğduğunuz, TOMA’larla saldırdığınız Tuzluçayırlılardan bir özrü neden esirgiyorsunuz?

***

tuzlucayir-halkina-bir-ozur-borclu-degil-misiniz-251128-1.

Sabah Gazetesi ne demek istedi?

Dünkü Sabah Gazetesi’nin ekonomi servisi, 28 Şubat “tel’in” sayfası yapmış. Analarının ak sütü gibi helaldir. “O eski ‘şubat’lar geçmişte kaldı” başlıklı tam sayfa haberde, AKP ve Erdoğan’ın yükselişi ve ekonomi alanındaki icraatları bir bir sıralanıyordu. Yalnız sayfanın zemininde kullanılan devasa dekupeyi görünce dehşete kapılmamak işten değil. Üzerine kim olduğu yazılmadığı için çıkaramadığımız kişi, elini 45 derece açıyla yukarıya doğru açarak konuşuyordu kürsüde. “Algı operasyonu”, “Manşetlerle deviremezsiniz” nidalarının havada uçuştuğu şu günlerde hem de... Şu fotoğrafı havuz dışında bir gazete bassa, ne ima ediyorsunuz diye mahkemelik olmaz mıydı? Kime benzetmek istediniz demezler miydi adama? Neyse ki dünkü Cumhuriyet’in manşetinden öğreniyoruz ki, yargımıza göre kimseye “diktatör” demek hakaret değil, eleştiriymiş artık.

***

tuzlucayir-halkina-bir-ozur-borclu-degil-misiniz-251129-1.

Karşı taraftan görüş nerede?

Hürriyet’in dün ekonomi sayfalarını karıştırırken karşımıza çıkan başlık, gerçekten sabah neşesi tadındaydı: “ERKEN GELEN KAZANIYOR.”

Düşündüğünüz gibi değil. Hem nasıl olabilir ki?!? Bir turizm şirketi yetkilisinin ağzından çıkıyordu cümle. Ama başlığa bu şekilde taşıyınca yüzlerde tuhaf bir tebessüm yaratmıyor değildi. İnsanın aklında turizmde erken rezervasyondan başka her şey geliyordu.

Meslek büyüklerimiz sık sık kulağımızı çekerdi, haberde mutlaka karşı taraftan da görüş olsun diye. Bu haberde karşı tarafın “erken gelenin kazanıp kazanmadığı” konusunda ne düşündüğünü görememek büyük eksiklikti.

Hürriyet’in başlıklarla başı hep dertte. 2000 yılında Leeds United-Galatasaray maçına yazarlarıyla birlikte uçak kaldıran gazete, sürmanşetteki 200 punto başlıkla korku salmıştı: “We are coming! (Geliyoruz!)”

***

Bunu söylemek gerçekten suç mu?

“Her gazeteci bir gün cezaevini tadacaktır” adlı güvenlik konseptimiz, dışa açılmaya başladı. Artık sadece “milli ve yerli” olan gazeteciler değil, uluslararası basın için çalışan meslektaşlarımız da özgürlüklerinden mahrum edilmeye başladı. Wall Street Journal’ın Türkiye Temsilcisi Dion Nissenbaum’un sessiz sedasız kısa bir gözaltı sonrası sınır dışı edilmesi, bu “açılımın” ilk habercisiydi aslında. Büyük adım önceki gün geldi. Die Welt’in İstanbul temsilcisi Deniz Yücel, iki hafta gözaltında tutulduktan sonra, terör örgütü propagandası ve halkı düşmanlığa tahrik gerekçesiyle tutuklandı.

Deniz’e atfedilen resmi suçlamaları bir kenara bırakalım. Savcı’nın yönelttiği bir soru gerçekten enteresan: “Neden haberlerinde Erdoğan ile Gülen için ‘eski ortak’ dedin?” Meslektaşımız, haberin savcılık metninde yanlış çevrildiğini, Almanca orjinalinde ‘eski müttefik’ tanımı yaptığını söylemiş.

Bir dakika, ister “eski ortak”, ister “eski müttefik” denmiş olsun. Haberde böyle bir niteleme kullanmak suç mu? Ciddi misiniz? “Beraber yürüdük biz bu yollarda?” “Ne istedilerse verdik?” “Okyanus ötesine selam olsun?”
Tanık sizin.