Üç çocuk yapın, gerisini iktidara bırakın!
TARIK ŞENGÜL TARIK ŞENGÜL
Bir süre önce Başbakan vatandaşlardan “küçük” bir ricada bulundu; “en az üç çocuk yapın”! Anlaşılan o ki, bu garip görünümlü rica

Bir süre önce Başbakan vatandaşlardan “küçük” bir ricada bulundu; “en az üç çocuk yapın”! Anlaşılan o ki, bu garip görünümlü rica giderek ısrara dönüşüyor; geçtiğimiz hafta Başbakan “en az üç çocuk” talebini tekrarlayıp, nedenine açıklık getirdi; eğer hızlı bir biçimde nüfusumuzu artıramazsak, kısa sürede, gelişmiş Batılı ülkelerin düştüğü tuzağa düşüp, yaşlı bir toplum haline geleceğiz.
Başbakan böyle buyurur da, mülki amirlerimiz boş durur mu? Kırıkkale Valisi, derhal durumdan vazife çıkarıp, özendirme programını uygulamaya soktu; üç çocuk yapma sözü vermeleri durumunda, evlenmek üzere olan yoksul çiftlere gelinlik Valilik tarafından hediye edilecek. Bu vesileyle, iktidarın yatak odalarına yönelik ilgisinin, seçkinler ve siyasi rakiplerle sınırlı kalmadığını, adil biçimde, toplumun en alt kademelerine kadar uzandığını da görmüş olduk.
Ancak, hâlâ yanıt bekleyen sorular var; bunca sorunun arasında, nereden çıktı bu “en az üç çocuk” dayatması? Arkasında bilinçli bir strateji var mı? Yoksa bu durumu, vardır herkesin bir takıntısı diyerek, geçiştirecek miyiz? Geçiştirmesek iyi olur; çünkü bu ısrarın gerisinde, önemli beklentiler var.
Öncelikle şu tespitle başlamak gerekiyor; Başbakan’ın “en az üç çocuk” yapın nasihatinin hedefinde orta ya da üst gelir grupları yok. Doğrudan yoksul kesimler hedefleniyor. Kırıkkale Valisi de anlamış hedef kitleyi; yoksullara dağıtıyor gelinlikleri.
Hali hazırda yoksulluk sınırının altından açlık sınırına doğru ilerleyen bu kesime, daha fazla çocuk yapın demek bir sorumsuzluk örneği olarak değerlendirilebilir (nitekim yüz akı kurumlarımızdan biri olan Türk Tabipleri Birliği, bu tür bir nüfus artışının, başta sağlık boyutu ve kadınlara bindireceği yük olmak üzere, ortaya çıkaracağı olumsuzluklara işaret edip, Başbakan’ı sorumlu davranmaya çağırdı).
Ancak Başbakan’ın çağrısının sosyal boyutlarıyla olduğu kadar, daha geniş bir çerçeveden, iktisadi ve siyasi boyutlarıyla da değerlendirilmesinde yarar var. Çünkü bu çağrı iktidarın öngördüğü “geleceğin Türkiye’si” kurgusunu anlamaya yönelik önemli ipuçları sağlıyor.
Nüfusu hızla artırma arzusunun iktisadi yönüyle başlayalım. Uzunca bir süredir “gelişme stratejisi” olarak uygulamada olan anlayışın, üretimi özendirmediğini, kamu mülkiyetindeki birikimlerin büyük ölçüde özelleştirilerek tasfiye edildiğini, vurgunculuk ve spekülasyonla beslenen ekonominin mali açıklarınınsa dış ve iç borçlanmayla kapatıldığını biliyoruz. Satıp savılanlardan sonra, geriye bir tek şey kalıyor; eli böğründe milyonlarca insan. Anlaşılan o ki, iktidar elde kalan tek şeyi, bu insanların emek gücünü ekonominin merkezine koymak istiyor.
Ancak bu noktada uzun süredir aşılamayan bir sorun var. Günümüz Türkiye’si, bütün sorunlarına karşın, işgücü maliyetleri açısından, ulus-ötesi sermaye için, istenilen kıvamda değil (ulus-ötesi sermayeyi çekmek bir yana, birçok “yerli” firma, üretim tesislerini işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaydırıyor). İşte tam da bu kıvamı yakalamaya yönelik olarak, daha fazla nüfus artışı isteniyor. İstihdamın artmadığı bir ülkede, nüfus artışına paralel olarak yedek işsizler ordusunun genişleyeceğini ve bu durumun ücret düzeylerini daha da aşağıya çekeceğini görmek için, iktisatçı olmaya gerek yok.
Kısaca, tüccar zihniyetiyle ülke yöneten iktidar, satacak bir şey kalmayınca, işgücünü hedefe alıyor ve küresel piyasalarda, bu günkü ücret düzeyleriyle şansının bulunmadığını görüyor. O zaman da, ücretleri aşağı çekmenin en kolay yolunu seçiyor; hızlı nüfus artışı.
Bu projenin hedeflediği Türkiye tablosunu anlayabilmek için, öngördüğü sosyal yapıya da bakmakta yarar var. Bugün yaşadığımız toplumsal sorunları daha uç noktalara iterseniz, bu yeni kurgunun Türkiye’sini de elde etmiş olursunuz;
Ailesinden tümüyle kopmuş, sahipsiz daha geniş bir sokak çocuğu kitlesi, balici damgasını yemiş biçimde, büyük kentlerin sokaklarında yaşayacak. “Yarı-sahipsiz” çocukların, okulların, dükkânların loş köşelerinde, depolarda, çikolata, şekerleme, oyuncak ve tehdit karşılığı taciz ve tecavüze uğradığı haberlerini daha fazla işiteceğiz.
Çocuk bayramlarında, platformun üzerinden kamunun parasıyla alınan topları, büyük iş yapıyormuşçasına dağıtan belediye başkanlarının aşağıya attığı topları birbirlerini ezerek, kapmaya çalışan daha fazla çocuk olacak. Yukarıdan top atan belediye başkanlarının suratlarındaki haz “tavan yapacak”.
Bu çocuklardan okumaya meraklı olanları Cumhurbaşkanı’na “elimden tut” diye, daha fazla sayıda mektup yazacak. Büyük ihtimal, birkaç tanesinin daha elinden tutulacak.
Okumak için parasız pulsuz büyük şehre gelenlerin sayısındaki artışa paralel olarak, otogarlarda, eğitim kurumlarının önünde, ev, aş ve burs vaadiyle, tarikatlar tarafından “kafaya” alınanların sayısı daha da artacak.
Daha geniş bir kesim yoksul ve işsiz kervanına katılıp,  “bir ton kömür, gıda paketi, yoksulluk yardımı, yeşil kart” peşinde koşacak; bu yardımlar karşılığında alınan oylar tavan yapacak.
Bütün bunlara karşın,  öngörülen “onuru ve direnci kırılmış toplum” senaryosuna teslim olmayacak geniş bir kesim var; sadece orta sınıfıyla değil, yoksullarıyla da. O nedenle, iktidarın “geleceğin Türkiye’si” senaryosunun en önemli ayağını siyasal projesi oluşturuyor. Bugünkü otoriterlik/totaliterlik eğilimleri, tam da bu çerçevenin içinde, gerçek yerine oturuyor.
İktidarın projelerinin esin kaynaklarını görmek için, dünyanın başka coğrafyalarına bakarken, belki de doğru yerlere bakmıyoruz. Ekonomik ve toplumsal yapı yanında, siyasal rejim açısından da, iktidar sandığımızdan daha uzak(lardaki) Doğu’ya bakıp, esinleniyor olabilir!