Üç Damla Kan
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Türkiye’ye döner dönmez derin bir “Oh!” çektiğimi söylemeliyim. Bunu hemen aynı şiddette bir “Ah!”ın izlediğini söylememe gerek var mı...
Türkiye’ye döner dönmez derin bir “Oh!” çektiğimi söylemeliyim. Bunu hemen aynı şiddette bir “Ah!”ın izlediğini söylememe gerek var mı, bilmiyorum. Geldiğimiz günden beri gazetelerde saldırı ve patlama haberlerinden geçilmiyor. Ülkeye geri dönmenin sevinci kursağımızda kaldı. Gencecik insanların ölüm haberleri omuzlarımıza çöktü, bizi ağırlaştırdı.

En son, Kızılay’daki saldırıda hayatını kaybeden 22 yaşındaki Mustafa Bingöl’ün hikayesini okudum, içim buruldu. Önceki gün toprağa verilen Mustafa’nın babası Avusturya’da işçi olarak çalışan bir gurbetçiymiş. Baba Emir Bingöl, oğlunu bu ay içinde nişanlamayı planladıklarını anlatmış gazetecilere. Sonra demiş ki: “Bende gene başka çocuklar vardır, sarılıp Mustafa’nın acısını az çok dindirebilirim, ama tek bir evladı olan ve askerde ölen çocuğunun, bütün hayatı boyunca, elbisesini duvara asıp bu acıyla yaşayan ana-babaları düşünsünler ve bir an önce bu ciğerlerimize düşen koru söndürsünler...”

Mustafa Bingöl son bir iki haftada kaybettiğimiz gencecik insanlardan yalnızca biri. Belli ki artık tansiyon yükseliyor. Belli ki bu gerilimin önü alınmazsa daha fazla kan, daha fazla savaş, daha fazla kayıp olacak. Daha fazla asker ve belki de siviller ölecek. Oysa bu ülke barış istiyor. Bu ülke artık ölümlerin bitmesini istiyor.

O zaman siyasi çözüme çok ihtiyacımız olan bu anda, neden daha barışçıl bir politika izlemiyoruz? Bu ülkeyi korumak için mi? Bu ülke dediğimiz nedir ki? Mustafalar değil mi? Onları kim koruyacak? Mustafa’nın abisi Cem Bingöl’ün dediği gibi: “Biz Mustafa’nın ülkesini koruyoruz diyenler, ne bırakıyorlar Mustafa’ya, ne düşüyor payına? Bu acılar şu anda lokaldir ama insanlar bu acıyı kendi yüreğinde yaşamaz, beraber yaşamazsa yarın öbür gün öyle sıradanlaşacak ki, her birimiz bir yerlerde öleceğiz ama bir anlamı olmayacak.”

Ne garip! Döndüğümden beri size yazabileceğim anı bekledim. Yazarken bu kadar zorlanacağım, oturup bunları anlatacağım hiç aklıma gelmemişti. Sandım ki, bilgisayarın başına oturur oturmaz güzel şeyler yazacağım. Memlekete geri dönmüş olmanın hevesiyle. Yeniden yazabiliyor olmanın mutluluğuyla. Gülünç bir şey bile anlatabilirdim belki. İstanbul’daki şaşkınlığımı, ilk bir kaç gün karşıdan karşıya geçmeyi beceremediğimi, kalabalık caddelerde nasıl yüründüğünü unuttuğumu yazabilirdim mesela. Ya da umutlu bir yazı olurdu. Eve dönmeden önce uğrayıp baktığım Meksika’dan bahsederdim. Chiapas’daki yoksul çocukların neşesinden dem vurur ve başka türlü bir dünyanın mümkün olduğundan söz ederdim. Olmadı.

Geçenlerde İranlı yazar Sadık Hidayet’in bir öyküsü okudum. Hikayenin akıl hastanesindeki anlatıcısı şöyle başlıyor: “Bütün bir sene boyunca bana kalem kağıt versinler diye yalvardım onlara. Sandım ki, kağıtla kalemi elime alır almaz hiç durmadan yazacağım… Sonra dün, daha ben ağzımı bile açmamışken, bir kalem ve bir kaç kağıt getirip önüme koydular—o kadar hasretle beklediğim, onca özlediğim an sonunda gelmişti işte! Ama neye yarar? Dünden beri ne yazsam diye düşünüyorum. Aklıma hiç bir şey gelmiyor. Sanki birisi elimi tutuyormuş ya da bileğim uyuşmuş gibi hissediyorum. Sonra yazdıklarımı inceliyorum. Karaladığım okunaksız satırlar arasında şu ifade gözüme çarpıyor: ‘üç damla kan.’ ”

Hidayet’in anlatılarında genellikle olduğu gibi, bu öyküde de tekrarlar ve döngüler vardı. Anlatıcı dünya ile bağını ve akıl sağlığını gitgide kaybederken, “üç damla kan,” her dönemeçte yeniden karşısına çıkar. Eline ne zaman kalem kağıt alsa bunu yazmasına şaşmamamız gerektiğini anlarız. Bu kan lekesi, anlatıcı gibi okuyucuya da musallat olur çünkü. Bir süre sonra bundan kurtulamayacağımızı fark ederiz. Aslında bildiğimiz tek şey, bir mazlumun kanı olduğudur. Ama bir mazlumun kanı bütün insanlığın elini kirletmeye yeter de artar bile.

“Üç Damla Kan”ın (Se katre hūn) bir siyasi alegoriden çok, insanlık durumunun öyküsü. Ama öykünün merkezinde duran sembolü düşününce, anlatıcının bir türlü kurtulamadığı tımarhanenin hepimize tanıdık geleceğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Türkiye’de de nereye baksak “üç damla kan” değil mi sanki?

Ölümler artıkça başka bir şey göremez, başka bir şey yazamaz olacağız. Bütün güzellikler ve iyilikler rengini kaybedip solacak. Ne zaman onları düşünsek, gencecik ölülerin gazete sayfalarındaki ince uzun yüzleri gelecek gözümüzün önüne.

Kanı durdurmak zorundayız. Yoksa kendisinden başka her şeyi okunaksız kılacak.
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız