Üç nokta...
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT


     Dilimizin noktalama imleri arasında önemli yer tutan “üç nokta”, özellikle köşe yazarlarımızın çok sevdiği bir anlatım öğesidir.

     Günümüzde ilginç bir “köşe yazısı formatı” oluştu. Neredeyse tüm köşe yazıları, her satırı alt alta sıralanmış bağımsız tümcelerden oluşuyor. Yazarlar da artık bu kalıbı benimsemiş görünüyor. Çoğu zaman yazılarına biraz gizem ve bilinmezlik katmak için, tümcelerin sonuna üç nokta koymayı yeğliyorlar.

      Dilbilgisi açısından “üç nokta”nın işlevi nedir?

      Daha çok, tamamlanmamış, ucu açık tümcelerde gereksinim duyarız buna. Duraklamalı sözlerden sonra ya da alıntılarda atlanan yerler için de üç nokta kullanılır.

      Evet, anlatım sırasında söylenmek istenmeyenleri es geçmeye yarayan bir özelliği vardır bu noktalama iminin. Ama sonu “üç nokta” ile biten her sözden bir “Ördek Hüsnü” öyküsü çıkarmak da gülünç ötesi bir şeydir.

      Başbakan Erdoğan, Cumhuriyet yazarı Bekir Coşkun'a, 20 Eylül 2012 tarihinde yayımlanan “Büyük Devlet Şeyi...” başlıklı yazısından dolayı 10 bin liralık ödence davası açmış. Coşkun'un köşe yazısında Erdoğan'ın adı geçmiyor. Ama Başbakan şikâyet dilekçesinde, yazarın üç nokta ile biten yazı başlığıyla kendisine “ağır hakarette bulunduğunu” öne sürmüş. Güya Bekir Coşkun, her yöne çekilebilecek bu başlıkla, Başbakan’a “adam bile değilsin!” demek istiyormuş... Gerçekten de, tam bir “Ördek Hüsnü” alınganlığı!

 

      Herkesin bildiği bir öyküdür: Alıngan Hüsnü, arkadaşına sitem etmiş: “Sen bugün ‘hava bulutlu’ dedin. Demek ki bana ördek diyorsun!”

     Gazetelerde “üç nokta” yüzünden Bekir Coşkun’a dava açıldığını okuyunca, birden İlhan Selçuk’u anımsadım. Bilindiği gibi Selçuk, “Pencere” yazılarında her gün damıtılmış düşünce tadındaki satırlarının sonuna “üç nokta” yerine nedense hep iki nokta koyardı. Ben de onun bu yazım biçimine bir anlam veremezdim. Demek ki, feleğin çemberinden geçmiş, yaşamında nice vartalar atlatmış İlhan Abi’nin bu seçimi boşuna değilmiş. Dilimizin noktalama imleri arasında yeri olmamasına karşın, onun yıllar boyu inatla “yan yana iki nokta”yı kullanması, meğer böylesi davalardan kendini korumak içinmiş!

    * * *

 

    “O meşhum gece” ve “anadil” 

     Radikal gazetesinin liberal kalemlerinden Orhan Kemal Cengiz, yazı yazmanın güçlüğünden söz ediyor. Haklıdır. Ben de güç yazanlardan biriyim. “Yazmak çok zor” başlıklı yazısı o yüzden ilgimi çekti. Ama okuduğum satırlar, dil ve anlatım açısından bende düş kırıklığı yarattı. Adı “Orhan Kemal” olan bir yazardan daha özenli bir yazı beklerdim doğrusu. Yazının bir yerinde şöyle diyor yazar: “Bugün Kürtçe’nin ilk okullarda seçmeli ders olarak okutulmasının ne kadar büyük bir adım olduğunu anlamak için 1999 yılında, o meşhum ödül gecesinde, Ahmet Kaya’nın sadece ‘Kürtçe şarkı’ hazırlıyorum dediği için, nasıl linç edildiğine bakmak yeterlidir.” (Radikal, 19 Ekim 2012, s. 11)

     Yanılmıyorsam, Sayın Cengiz aynı zamanda hukukçudur. Yani “linç etmek”le “linç girişiminde bulunmak” arasındaki hukuksal ayrımı herkesten iyi bilecek konumdadır. Kaldı ki, biçimini ve içeriğini beğenmediğimiz her protesto eylemini “linç” olarak nitelemek de doğru değildir. Tersini savunmak, sözgelimi üniversitelerde yumurta yağmuruna tutulan kimi politikacıları da “linç” kapsamında değerlendirmemizi gerektirir. Bu durumda düşünce ve anlatım özgürlüğünü çok sınırlamış olmaz mıyız? Liberal bir yazar olarak Orhan Kemal Cengiz herhalde böyle bir şeyi amaçlamıyordur. Öyleyse ölümle sonuçlanmış bir saldırı olmadıkça, hukuksal açıdan hiçbir protesto eyleminin öznesi için “linç edildi” yargısında bulunamayız. 

     Yazıda bu önemli  “teknik” yanlış dışında, dil açısından da kimi sorunlu noktalar; anlatım özensizlikleri var. Ama beni en çok şaşırtan, “o meşhum ödül gecesi” nitelemesi oldu. “Meşhum” diye bir sözcüğü ilk kez duyuyorum. Sanırım “meşum” demek istemiş sayın yazar. Oysa Arapça kökenli bu müzelik sözcük yerine, güzelim Türkçemizle “uğursuz” diyebilseydi, böyle bir yanlışa düşmeyecekti Sayın Cengiz.

 

     Yazının sonunda şöyle bir tümce var: “O günlerden, Kürtçe dersine geldik ama anadilde eğitimin, insanların en doğal, en temel hakkı olduğu noktasına hâlâ gelemedik bir türlü.”

      Bu tümcedeki yanlış ise “anadilde eğitim” söylemi. Gerçi Sayın Cengiz bu konuda yalnız değil. Aynı yanlışı başka yazarlar, yorumcular da çok yapıyor. Günün yirmi dört saatinde hemen her kanalda ateşli tartışmalara yol açan bir kavramın doğru dürüst öğrenilmemiş olması ne acı! Bu örnek, bizim kimi konulara nasıl da bilgi sahibi olmadan balıklama daldığımızın da göstergesi aynı zamanda. Anlı şanlı yazarlarımız, akademisyenlerimiz, politikacılarımız, akşam sabah dillerinden düşürmedikleri kavramın “anadil” değil, “anadili” olduğunu öğrenememişler henüz!  “Anadil”, bir ya da birçok dilin türemiş olduğu kök dildir. “Anadili” ise, insanın içinde doğup büyüdüğü aile ya da toplum çevresinde ilk öğrendiği dili tanımlar...

     Tartışmanın sağlıklı yürütülebilmesi için, kavramların doğru kullanılması gerekiyor önce.

 

     * * *

     M. Sadık Aslankara, yılardır Cumhuriyet Kitap’ta öykü ve roman ağırlıklı değerlendirme yazıları yazıyor. “Kitaplar Adası” başlıklı yazılarında, zaman zaman dil konularına da değiniyor. 20 Eylül 2012 günlü (Sayı: 1179) dergide, Dil Devrimi’nin 80. Yılı dolayısıyla bir yazı kaleme almış. Bu değerli yazarımız da ne yazık ki yukarıda değindiğim yanlışa düşerek, “Bilim, Düşün, Sanat Dili Türkçe…” başlıklı yazısında sürekli olarak “anadil” demeyi yeğlemiş. İşte iki örnek:

 

    -“Sonuçta nece çaba harcarlarsa harcasınlar, özellikle inanç-tapınım dilini egemen kılmaya çalışanların anadilin bağımsızlığı çığırını tersine çevirebilmesi olası değil.”

 

     -“…bağımsızlığını kazanmış bir anadil, bütün bu değişimlerden süzülmeyi hakkıyla başarabiliyor.”

     Bu tümcelerden anlaşılacağı gibi, kavramsal açıdan bakıldığında, yazıda amaçlanan gerçekte “anadil” değil  “anadili”dir.

           * * *

 

    Bahtsız Bedevi ve kutup ayısı...

     İlk dinlediğimde, Başbakan’la ana muhalefet partisi önderi arasındaki “Bahtsız Bedevi” atışmasından hiçbir şey anlamamıştım.

     Meğer ne kadar da bilgisizmişim! Yatıp kalkıp dil konularıyla uğraşıyorum ama Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu için kullandığı “Bahtsız Bedevi” deyimini daha önce hiç duymamışım. Olacak şey mi? Gündeme Fransız kalmamak için biraz araştırma yapayım dedim, sonunda gördüm ki, koskoca sözlükçülerimizin de bu konuda benden aşağı kalır yanları yok! Onlar da en az benim kadar habersizmiş “Bahtsız Bedevi”den! Çünkü ne Ferit Devellioğlu’nun ünlü Türk Argosu derlemesinde (Aydın Kitabevi Yayınları, Genişletilmiş 6. Baskı, 1980), ne Sevgi Özel’in Afili Mavallar’ında (Ümit Yayıncılık, 1993), ne de Hulki Aktunç’un Büyük Argo Sözlüğü’nde (Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, 2002) bulabildim bunun karşılığını...

     Ama yılmayıp araştırmalarımı “derinleştirince”, bu sözün neyin şifresi ve hangi gizli sövgünün örtüsü olduğunu öğrenmiş oldum. Meğer, cinsel içerikli bir deyimmiş. Daha doğrusu, “çölde dolaşan (ne işi varsa orada!) kutup ayısının taciz ve tecavüzüne uğrayan Bedevi” anlamında kullanılan argo bir sözmüş... Deyimin kibarca söylenişi ise şöyleymiş: “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı öper...”

     Bakın sıradan bir Erdoğan-Kılıçdaroğlu geyiği bile neler öğretiyor insana!